Türkü Dostları
Alaeddin Şensoy
Alâeddin Şensoy, 1932 yılında İzmir’de doğdu. 1937 yılında ailesi ile birlikte Bergama’ya yerleşti. Babası Yusuf, Annesi Nazmiye Şensoy olan sanatçı, 1949 yılında İzmir Radyosunun sınavını kazanıp, sözü geçen kurumda göreve başlayıncaya kadar 12 yıl aralıksız Bergama’da yaşadı. O dönemde İzmir’de müzik eğitimi veren tek kurumun TRT İzmir Radyosu olması dolayısı ile ilk müzik derslerini sonraları “Hakiki Okulum” olarak nitelendirdiği İzmir Radyosunda aldı.
Burada Necdet Varol, Cüneyd Orhon ve daha pek çok önemli müzik adamı ile teori, solfej, üslup ve repertuvar çalıştı. Aynı zamanda Divan Edebiyatı ve buna bağlı olarak Türk Klasik Müziğinin geleneksel formlarını analiz etti ve üzerinde yazılı çalışmalar yaptı. Askerlik görevini İstanbul’da yerine getirmesi sesinin, müziğin bu ticari merkezinde de tanınmasına neden oldu. 1960 yılında aldığı çok önemli bir plak teklifi ile İstanbul’a yerleşmeye karar verdi.
Aynı yıl TRT İstanbul Radyosunun açtığı sınavı kazanarak bu kuruma sanatçı memur olarak atandı. Bu yıldan itibaren yerli ve yabancı firmalar için 45’lik plaklar kaydetmeye başladı. Sayıları 100’ün üzerinde olan bu 45’liklerden pek çoğu günün ve tarzının en çok satan plakları arasında yer aldı. Ayrıca, 5 uzun çalar (LP) ve 4 adet de kaset albümü dinleyicisinin beğenisine sundu.
Daha sonra eski kayıtlarından pek çoğu kaset olarak basıldı. 1962 yılında Bergama’da tanıştığı ve eski postane yokuşunda oturan Ayhan Hanım ile evlendi. 1963 yılında Süleyman, 1968 yılında da Hakan adında iki oğlu dünyaya geldi. Profesyonel olarak sahne çalışmalarına 1966 yılında başladı.Çok kısa sürede büyük başarı kazandı ve gazino dünyasının en tanınan ve en aranan erkek ses sanatçısı oldu. Ses sanatçısı olarak tüm dünyada Türkiye’nin müzik elçiliğini yaptı.
Amerika, Asya, Avrupa ve Avusturalya’yı kapsayan sayısız turnede görev aldı. Bunlardan Avusturalya turnesinde dünyanın en önemli sanat merkezlerinden Sydney Opera House’da sahneye çıkan ilk Türk Müziği sanatçısı oldu. İlk beste denemelerini henüz İzmir Radyosundayken kaleme almaya başladı. Fakat bestekarlık sahasında eses ivmeyi 1980’li yılların başında gösterdi. Aynı zamanda bestelediği şarkıların güftelerini de yazması ve yazdığı güftelerin başka besteciler tarafından ezgilinmesi ile de tanındı.
Sözlerini Salih Korkmaz’ın yazdığı “Kadere Bak” adlı şarkısı ile Hürriyet Gazetesinin düzenlediği Altın Kelebek Yarışmasında Altın Kelebek ve aynı yıl Milliyet Gazetesinin düzenlediği Yılın En Sevilen Şarkısı Yarışmasında sözleri kendisine ait “Büyüleyen Gözlerinle”, “Biliyorsun Bir Zamanlar” sözlerini Salih Korkmaz’ın yazdığı “Ağlamışım Gülmüşüm” ve sözlerini Bolu Emniyet Müdürü Uğur Gür’ün yazdığı “Anılara Yolculuk” adlı şarkılarla ödüller aldı.
1990’ların başından itibaren TRT Kurumu Müzik Denetim Üyeliği ve Şeflik görevlerine getirilen Alaeddin Şensoy Türkiye Radyo ve Televizyonu için pek çok canlı ve banttan yayınlanan Türk Müziği Programını hazırladı ve yönetti. 1997 yılında aramızdan ayrılan Alaeddin Şensoy vefatından sonra sözlerini Bolu Emniyet Müdürü Uğur Gür’ün yazdığı ve ölümünden kısa bir süre önce bestelediği “Bir Sen Anlıyorsun Benim Dilimden” adlı şarkısı ile Samsun Büyük Şehir Belediyesinin düzenlediği 19 Mayıs Kültür ve Sanat Şenliği çerçevesinde düzenlenen 1. Türk Sanat Müziği Beste Yarışmasında birincilik ödülünü aldı. Bergamalı olmasıyla daima övünen sanatçı, her fırsatta Ege insanının sanat severliğini ve sanat verimliliğini dile getirmiş, ömrünün son 37 yılını İstanbul’da geçirmesine rağmen son nefesini baba ocağı İzmir’de vermiştir.
Alaeddin Şensoy Unuttun beni zalim dinle
Türkü Dostları
Nesimi Çimen
Nesimi Çimen (d. 1931 – ö. 2 Temmuz 1993),Alevi Bektaşi halk ozanı. 1931 yılında Adana’nın Saimbeyli ilçesinde doğdu. Daha sonra tüm ailesiyle birlikte Kayseri’nin Sarız ilçesine yerleşti ve bir köy ağasının yanında maraba olarak çalışmaya başladı. Ağanın kızı Dilber’e aşık olunca, birlikte Kayseri’den kaçıp Elbistan’ın Sevdili Köyü’ne yerleştiler.
Anadolu Aleviliği’nin yoğun yaşandığı bu bölgede uzun süre kaldıktan sonra İstanbul’a taşındı. İşçi olarak Almanya’ya gitmek için çabaladı, fakat nefes darlığı olduğu için başaramadı ve ailesiyle beraber Osmaniye’nin Kadirli ilçesine göç etti.
Bu dönemde yazar Yaşar Kemal ile tanıştı ve onun da yardımıyla bir fabrikada işe başladı.[1] Greve çıkan işçilerin başına geçince işten altıldı ve ailesinin geçimini sağlamak için ozanlığa başladı. 1967 yılında Tunceli’de sergilenen bir Pir Sultan Abdal oyununda oynayan ve deyişler söyleyen Nesimi, salonda olay çıkınca gözaltına alındı ve bıyığının yarısı tek tek yolunmuş bir vaziyette serbest bırakıldı.
Ailesiyle birlikte Zeytinburnu’nda bir gecekonduya yerleşti. Evinde konaklayanlar arasında Yaşar Kemal, Atıf Yılmaz, İlhan Selçuk, Behice Boran, Mehmet Ali Aybar, Harun Karadeniz, Yılmaz Güney, Mahzuni Şerif, Aşık İhsani, Emekçi ve Ali Özgentürk gibi isimler vardı.
Küçük yaşta türkü derlemeleri yapan Nesimi, topladığı folklor değerlerini radyo arşivlerine kazandırdı. Hatayi, Pir Sultan Abdal ve diğer usta ozanların nefeslerini söyleyerek kendisini tanıttı. Nefeslerini, türkülerini bağlama ile değil, göğsünde taşıdığı cura eşliğinde söyledi ve cura çalmada ün kazandı. Kendi yazdığı deyişlerini de okuyup söylemiştir. 2 Temmuz 1993 günü Sivas’ta, Madımak Oteli’nin yakıldığı ve 35 kişinin öldürüldüğü Sivas Katliamı’nda hayatını kaybetti. Cenazesi İstanbul Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi. Balet ve müzisyen Mazlum Çimen’in babasıdır
Nesimi Çimen Tabib sen sorma derdimi
Türkü Dostları
Kırşehirli Çekiç Ali
Kırşehir yöresi türkü ve bozlaklarının isim yapmış usta icracılarından biridir Çekiç Ali… Hemen hemen tüm plak ve kasetlerinde “Kırşehir’li Çekiç Ali namıyla anılan sanatçımız, aslen Kaman’ın Meşe köyünden ve asıl soyadı da Ersan’dır. 1932 yılında doğan Çekiç Ali’ye, “çekiç” lakabı; çevikliği ve ataklığının yanı sıra, saz çalışındaki canlılık, dinamizm ve aciliteden dolayı verilmiş.
Henüz çocuk yaşlarında iken köy odalarında saz çalmaya başlayan sanatçıya büyükleri tarafından takılan bu lakap o kadar yaygınlaşmış ki, asıl adı olan Ali’nin önüne geçerek, adeta asıl ismi olmuş. O yıllarda İstanbul’da faaliyet gösteren bir plak şirketi, Çekiç Ali’ye ait bir plağı izinsiz basıp çoğaltarak piyasaya sürer. Çekiç Ali’nin haklı itirazına ise, tam bir “şark kurnazlığı” üslubu ile “senin adın Çekiç Ali değil ki, sen Ali Ersan’sın” diyerek güya kendince sahtekarlığına bir kılıf uydurur.
Bunun üzerine Ali Ersan da, halk arasında maruf ve meşhur olan Çekiç Ali ismini hukuki yolla resmileştirerek Çekiç soyadını alır ve yeni adı “Ali Çekiç” olur. Evet, Kaman’ın Meşe köyünden Ali Ersan’ın “Kırşehirli Çekiç Ali” olmasının kısa hikayesi böyle… Tabi hikayenin özü, “Kırşehirli Çekiç Ali’yi Kırşehir türkü ve bozlaklarının usta sanatçısı” haline getiren o uzun, çileli ve yorucu hayatın ayrıntılarında gizli.
Şöyle yürek sızlatan bir saza sahip olmanın henüz hayal olduğu günlerde “tokaç” ı saz yaparak kendince türküler çalıp söylemeye başladığı yıllardan itibaren bu hayat gerçekten o kadar yorucu ve sıkıntılarla doludur ki, Çekiç Ali’nin o hassas ve ince kalbi bütün bunlara öyle çok uzun bir süre dayanamayacak ve henüz otuz beş yaşında ilk ciddi uyarışını yapacaktır. Hacı Taşan’dan dört yıl sonra, Neşet Ertaş’tan ise dört yıl önce dünyaya gelen Çekiç Ali, 1973 yılının yazında Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi’nde kalbinden ameliyat olur ve bu ameliyattan iki yıl sonra geçirdiği beyin felci onu aramızdan ayırır.
Bir sanatçı için henüz olgunluk döneminin başları sayılabilecek kırk bir yaşında 13 Eylül 1973′de hayata gözlerini yuman Çekiç Ali, kıvrak, atak sazı; içli ve yanık sesi ile söylediği türkülerle elbette gönlümüzde yaşamaya devam edecektir. Bu kadar kısa bir hayata bunca türküyü, bozlağı sığdırmak bir tarafa, ancak ayda yılda bir, bir kaç türküsünün yayınlandığı devlet radyosu ve belli sayıda basılmış 45′likler dışında hiç bir imkanın olmadığı yıllarda “meşhur ve usta sanatçı Çekiç Ali” olarak isim yapmak pek de kolay olmasa gerek.
Çekiç Ali kızılırmak türküsü
Türkü dinle
Erkan Oğur Yarim senden ayrılalı türküsünü dinle, türkü sözleri, erkan oğur türküleri
Yarim senden ayrılalı
Yarim senden ayrılalı
Hayli zaman oldu, gel gel
Bak gözümden akar yaşım
Ab-ı revan oldu gel gel…
Böyle m’olur küsüp gitmek
Seni seveni terk etmek
Haram oldu yemek, içmek
İşim figan oldu gel gel….
Kul aşık bekler varmaya
Varıpta haber sormaya
Yetiş namazım kılmaya
Seni seven öldü gel gel
Türkü dinle
Erkan Oğur Bir Sevda türküsünü dinle, erkan oğur türküleri, Erkan Oğur Bir Sevda türkü videosu.
Bir Sevda
bir sevdayım candan içre
akar gider katre katre
gece gündüz dolup boşluktan
biraz susuz, biraz yorgun
tende sıkkın, düşten sıkkın
kuş misali boşlukta, bilinmez
ne lokmandadır, ne de sende
ne sazlardadır, ne de sözde
ne göklerdedir, ne de çöllerde of
ne neylerdedir, ne meyhanede of of
o sonsuzdan bu sonsuza
misafirim ben misafir
kiminleyim, kimim bilinmez
hayat bildik biz bu tadı
dünyaya geldik geleli
pervaneyiz biz, bilinmez
Erkan Oğur
Türkü dinle
Erkan Oğur Dur Dağı türküsünü dinle, türkü videosu, türkü sözleri.
Dur Dağı
arz eder sılayı divane gönül
sılada zinnetli çamlar görünmez
nice nazlı gelin, sefil analar
giyinmiş karalar, allar görünmez
seyreyledim dur dağı nın taşını
zalim avcı avlar keklik kuşunu
lav-ü ümran, poyraz aşmış düşünü
her gelen avcıya ağlar, görünmez
ezelden yazılmış bu kara yazı
zehirden acıdır düşmanın sözü
felek bize mesken kurdu sivas ı
laleli sümbüllü bağlar görünmez
bülbül de ah çeker, güle de kalmaz
sivas ın çevresi askeri almaz
acemi askerler talimi bilmez
karışmış ağalar, beyler görünmez
kamil’em der ben de tuttum bu destanı
gider kalmaz bu dağların dumanı
okunuyor seferberlik fermanı
hani yeşil sancak, tuğlar görünmez.
Erkan Oğur
Türkü Dostları
Celal Güzelses kimdir?
Celâl GÜZELSES, 1899 yılında Diyarbakır’da doğdu. Babası derviş Halil, Annesi Lütfiye Hanım’dır. Eşi Nevriye Hanım, Çocukları Erdem, Ahmet, Haluk, Ahmet Cevdet ve ikide kızı vardır.
Esas ismi Mehmet Celalettin olan Celal Güzelses’in Babası Derviş hasanın vefatı ile Annesi Latife Hanım tarafından mahalle mektebine verilir. Birinci Dünya savaşı yıllarında Rüştiyenin lav edilmesi ile öğrenimini tamamlayamaz. Okula giderken 1913′ten 1921′e kadar Ulu Cami’deki müezinlik görevini devam ettirir.
1931 yılında Karındaş Mahmut’un Diyarbakır şivesini taklit ederek doldurduğu plak halktan oldukça tepki alır. Celal Güzelses bu plağı olan tepkisini dile getirerek İstanbul’a plak doldurmaya gider.
Celal Güzelses Bayandırlık bakanı Feyzi Pirinççioğlu’nun ısrarıyla 1917′de bir tesadüf sonucu tanıştığı Mustafa Kemal Paşadan “Şark Bülbülü” ünvanını alır. 1934 yılında soyadı kanunun kabulu ile soyadını sesinin güzel oluşundan alır.
Celal Güzelses 22 haziran 1943 tarihinde Diyarbakır halk musiki cemiyetini bir kaç arkadaşı ile birlikte kurar. 1950′de cemiyete yapılan resmi ödenekler ve belediye yardımlarının kesilmesi üzerine cemiyetten ayrılır. 1956 yılında kendisinden ayrılan arkadaşlarının yıldız kulubünde toplanmasıyla Celal Güzelses sarsılır. Ulu cami baş müezzinliği için vilayete başvuruda bulunur. Bu görevi 1956 yılından vefatına kadar (1 Şubat 1959) devam eder.
Vefatına Diyarbakır halkı çok üzülür. Naaşı Ulu Camii’den eller üzerinde ilahi ve tekbirlerle Şeyhi Zeki Efendi’nin metfun bulunduğu kabrinin alt kısmına vasiyeti üzerine defnedilir.
Celal Güzelses’den yaklaşık olarak 46 türkü derlenmiştir.
Derlenen bazı türküler:
Ağlama Yar Ağlama, Bülbülün Kanadı Sarı, Dağlar Dağımdır Benim, Esmerin Ağı Gerek, Mardin Kapı Şen Olur, Nare Esvap Yıkıyor, Vallahi O Yardir.
Gâh sefa buldu âinesi, gâh-i keder,
Hâli âlem böyledir, böyle gelir, böyle gider… (Celal Güzelses)
Türkü Dostları
Aşık Ruhsati Kimdir?
Aşık Ruhsatî, H. 1251 (Miladî 1835) yılında doğmuştur. Bir şiirinde geçen
Sultan Mehmet şant zat-ı âlişan
Erer maksuduna pâyına düşen
ifadelerinden onun Sultan Mehmet Reşat devrini (1909-1918) idrak ettiğini anlıyoruz. Vehbi Cem Aşkun, Ruhsatî’nin cülustan iki yıl sonra, yani 191I’de vefat ettiğini söylüyor. Eflatun Cem Güney de; “Ruhsatî… 1327 (191l)’de yetmiş altı yaşında gözlerini kapamıştır” diyerek, Aşkun’u destekler.
Bir köy şairi olan Ruhsatî, Sivas’ın Deliktaş bucağında doğmuş ve ömrünün hemen hemen tamamını burada geçirmiştir. Onun;
Dedem vilayeti gitsem Tonus’a
Saklamaz sırrını sezegen olur
sözlerinden, soyunun Tonus (yeni adı; Altınyayla) ilçesinden geldiği hükmüne varıyoruz.
Ben bilirim Şeyh Mehmet’tir pederim
RUHSATî’ye eş ben oldum ağlarım
deyişinden, Ruhsatî’nin babasının Mehmet olduğunu öğreniyoruz. Fakat şiirlerinde annesinin ismine yer vermemiştir. Eflatun Cem Güney, annesinin isminin Safiye olduğunu ifade etmiştir.
Ruhsatî on iki yaşında öksüz ve yetim kalmış; bu bakımdan kuvvetli bir tahsil görememiştir. Bir divandaki;
Eğer nikâhtan sorarsan dördü bitirdim tamam
Eğer evlattan sorarsan yiğirmi üçtür heman
ifadelerinde, dört kere evlendiğini ve bu evliliklerden yirmi üç çocuğu olduğu neticesine varıyoruz. Eşlerinin adı sırasıyla şöyledir: Mihri, Ayşe, Fatma ve Mühimme. Bunlardan Mihri, oğlu Âşık Minhacî’nin annesidir.
Ruhsatî, uzun müddet Deliktaş ağalarından Ali Ağa’nın yanında azap durmuştur. Kimi zaman Tecer’deki değirmenlerin su işlerinde çalışmış, kimi zaman da köyünde kiracılık, rençperlik ve çobanlık yapmıştır. Bazen de inşaatlarda bennelik (duvarcılık) yaptığı olmuştur. Zaman zaman gurbete çıkan Ruhsatî ömrünün sonlarında köyünde imamlık yapmıştır. Ömrü fakirlikle geçen Ruhsatî, ufak-tefek yardımlar haricinde kimseden arzuladığını bulamamıştır. Mezarı, doğduğu yer olan Deliktaş’tadır
Ruhsatî, bedeli bir âşıktır. Birgün Kertme köyü mezrasında uyuyakalmış ve bu sırada pirlerin verdiği badeyi içmiştir. Aşağıdaki sözlerinden de anlaşılacağı üzere, kendisi de zaman zaman bunu dile getirmiştir.
Bir gece menamda gördüm muhabbetin badesin
İçmeden mest eyledi fincana aklım yetmedi
Baktım bir bade sundular yatarken bir gecen ben
Anasından doğduğuna oldu pişman sanmasın
Ben değilim Hak söyletir dilimi
Bade içtim kimse bilmez hâlimi
Asıl adı Mustafa olan Ruhsatî’nin mahlasını Şeyh İbrahim Efendi vermiştir.
Kimi Ruhsatî der kimisi koca
Kimisi âşık der kimisi hoca
Kimisi Cehdi’ der kimisi yuca
Gazaya razı ol belâya sabur
Bir zaman İcadi bir zaman Cehdî
Şimdi de Ruhsati baba dediler
sözlerinden anlaşılacağı gibi, her ne kadar İcadî, Cehdi mahlasını da kullandığını söylüyorsa da biz, bu mahlaslarla söylenmiş şiirine rastlayamadık.
Ruhsatî, irticali olan fakat saz çalmayan bir âşıktır. Hakkında yazılmış kitaplarda ve makalelerde, saz çaldığından söz edilmişse de bunun böyle olmadığını bizzat kendisi ifade etmiştir.
Ne çöğürüm ne kavalım ne sazım
Ne bir Hakk’a yarar vardır niyazım
Saz ile söz ile alınmaz meydan
Ruhsat’ın mahlası serpilmedikçe
Ruhsatî’nin pek çok âşıkla karşılaştığı şüphesizdir. Ancak biz bunlardan Hacı Necati, Âşık Halil ve Kanaklı Sefilî gibi isimleri tespit edebildik.
Fiziki olarak uzun boylu, beli bükük, çil yüzlü, çakır gözlü, sarı sakallı bir yapıya sahip olan Ruhsatî, karakter itibariyle de ideal insan vasıflarına sahiptir. Basiret, kanaat, tevazu ve izan sahibidir. Haramdan, koğ, ve gıybetten kaçınmış; sır saklamasını bilmiştir. Kimsenin azına çoğun karışmamış; kimsenin malına göz dikmemiştir. Samimi bir Müslüman olup İslâm Peygamberini aşk derecesinde sevmiştir. Önceki kaynaklarda Bektaşî olduğu ileri sürülmüşse de Ruhsatî, kendisinin de pek çok şiirinde belirttiği gibi Nakşibendi tarikatine mensup bir âşıktır. .
B. EDEBÎ VE FİKRİ YÖNÜ
1. Şiirlerin Teknik Yapısı
a. Vezin
XIX. yüzyılın seçkin halk şairlerinden olan Ruhsatî, şiirlerinin çoğunu hece vezni ile yazmıştır. Ancak Âşık Ömer, Dertli, Emrah, Seyranî gibi geleneğe uyarak aruz vezni yahut hecenin 14 ve 15’li şekilleri ile şiirler (divanlar) yazdığı da olmuştur. Sözgelişi Uğru ile Kadı Hikâyesi’ni aruz vezni ile yazmıştır. Ne var ki, pek çok halk şairinde rastladığımız gibi aruz vezninde başarılı olamamıştır. Hece vezninde olan divanları 7+7 yahut 8+7 duraklıdır. Ruhsan, bu tür şiirlerde genellikle olaylara ve mistik düşüncelere yer vermiştir. Her ne kadar divan adını verdiğimiz bu şiirlerde veciz sözler söylemişse de Ruhsatî, asıl başarısını hece vezinli şiirlerde göstermiştir.
Ruhsan, en çok on bir heceli şiirler söylemişti. Bunu sekiz heceli şiirler takip eder.
Âşık-ı didar
Allah Allah de
Dağıtsm keder
Allah Allah de
veya;
Yola sevdiğim yola
Kolun boynuma dola
Zülüfünü sağa sola
Bölüşü bir hoşçadır
şeklinde gördüğümüz beşli yahut yedili şiirleri ise azınlıktadır. Ruhsatî’nin gerek on bir, gerekse sekizli şiirlerinden duraklar sağlamdır. On birli şiirlerde 6+5 ve 4+4+3, sekizli şiirlerinde 4+4, 5+3 ve 3+3+2 duraklarını kullanmıştır.
b. Kafiye
Türk halk şairleri genellikle yarım kafiyeyi kullanmışlardır. Ruhsatî’nin şiirlerinde de aynı özellik vardır.
Vuslatına yol bulmaya iverim
Sana gelen gazaları savarım
Aman küsme gözlerini severim
Yüzümden bezmede meramın nedir
dörtlüğünde görülen yarım kafiyeler şiirin tamamına hakimdir. Fakat birçok şiirinde;
On altıya kadar verdim yaşını
Yenice sevdaya salmış başını
El yanında yıkar gider kaşını
Tenhalarda gülüşünü sevdiğim
dörtlüğündeki gibi tam kafiyelere ve;
Her nereden baksam nazarıma gel
Cam dükkânı açtım pazarıma gel
Ölürsem ziyaret mezarıma gel
Başıma bir çiçek yadigâr eyle
örneğindeki gibi zengin kafiyelere rastlarız.
Ruhsati’nin dili sadedir şiirlerinde zorlama yoktur. Hece, durak, kafiye ve rediflerde titiz davranmış; anlam bütünlüğüne dikkat ederek daha güçlü, daha kalıcı şiirler söylemiştir. Kelimeleri seçerken tesadüflere yer vermemiştir. Sözgelişi, “çalar” döner ayaklı şiirinde Türkçe’yi nakış nakış işlediğini görmekteyiz.
Yenice bir bağa bağıban oldum
Lebi sükker yanakları al çalar
Kemhalar giyinmiş servi boyuna
İnce bele lahuriden şal çalar
Benim mecnun olduğumu bilir de
Emsin diye dudağına bal çalar
Kerem et sevdiğim çıkma dışarı
Seher yeli zülüfünden tel çalar
Kerem eyle Ruhsatî’yi unutma
Düşmanlar sevinip bize el çalar
Yukarıdaki sözlerde “çalmak” kelimesi değişik anlamda kullanılmıştır. Şiirde; “al çalmak” benzemek, “şal çalmak” örtmek, kuşanmak, “bal çalmak” sürmek, “tel çalmak” alıp götürmek, “el çalmak” vurmak anlamlarındadır.
Yine bir şiirinde;
Kimse bilmez hikmetinin batnı ne
Kim bilir ki zahiri ne batnı ne
Habibim de taş bağladı batnına
Aklına burayı getirsin demiş
diyen Ruhsatî, bize güzel bir cinas örneği veriyor.
Ruhsatî’nin destanlar dışında kalan şiirleri, genellikle 3-5 dörtlükten oluşur. İlk dörtlüğün kafiye düzeni (abab) yahut (abcd) şeklindedir. Diğer dörtlüklerin ilk üç dizesi kendi arasında, dördüncü dizeler ilk dörtlüğün ana kafiyesi ile kafiyelidir.
c. Dil ve Üslup
Anlatmak istediği düşünceyi, şiirlerinde gayet ustalıkla dile getiren Ruhsatî, konuyu dinleyiciye veya okuyucuya haber vererek şiirine başlar. Aynı tavrı diğer âşıklarda da görürüz. Bunu takip eden dörtlüklerde olay, durum, duygu, düşünce, dilek dile getirilir. Âşıklar vermek istedikleri mesajlara, dörtlüklerin üçüncü ve dördüncü dizelerinde yer verirler. Asıl söylemek istediğini de son dörtlüğe saklar. Ruhsatî de bu usulü kullanmakla, diğer âşıklardan ayrı düşmez.
Şiirlerinde tasvire fazla yer veren Ruhsatî, bunda başarı sağlamıştır. Bir köy şairi olduğu için, pek çok şiirinde ağız özelliklerine bağlı kalmış, oldukça fazla yekun tutacak kadar mahalli kelime kullanmıştır.
2. Şiirlerdeki Konular:
Halk şairleri halkın duygularına, düşüncelerine, inançlarına, dünya görüşlerine, dertlerine, isteklerine, bunalımlarına, hülasa bütün ferdi ve sosyal meselelerine tercüman olan kişilerdir. Sözleri, anlamlı, özlü ve etkileyici olup, aynı zamanda gerçeği ve doğruyu yansıtır.
Türk halk şiirinde işlenen konular müşterektir. Bir başka deyişle, bir aşığın şiirinde yer verdiği konuya, bir başka zaman ve bir başka yörede herhangi bir âşık da yer verir. Ruhsatî de bu konulara yer vermekle, müşterek bir geleneğin bir üyesi olduğunu ortaya koyar.
Ruhsatî, şiirlerinde genellikle köy hayatının özelliklerini yansıtmıştır. Duygu ve düşünce âlemi, köyde gördüğü intibalarla doludur. Bunun yanın da duyduğu ve bildiği konulara da yer verdiği olmuştur. Şiirlerinin mihverini halk kültürü ve kendi intibaları oluşturur.
Ruhsatî’nin hemen her konuda deyişi vardır. Pek çok âşıkta rastladığımız başta aşk, tabiat ve gurbet, öğüt, taşlama ve tenkit, mistik düşünce fanilik olmak üzere dert, şikâyet, dilek konulardaki şiirleri Ruhsatî’de de bulabilmekteyiz. Ancak zamana ve mekana bağlı olarak konuyu ele alış tarzında ve üslupta, âşıklar arasında farklılık gözükür.
3. Şöhreti, Etkilendiği ve Etkilediği Âşıklar
a. Etkilendiği Aşıklar
Türk halk şairlerinin söylediği şiirler, aitliği bakımından iki cephelidir; kendisine ait şiirler, usta malı şiirler.
Âşıklar usta malı şiirleri söylerken, daha çok çevresinde iz bırakmış aşıkların veya ustasının ya da kendisinden önce yaşamış meşhur halk şairlerinin deyişlerini söylemeye dikkat eder. Öyle an gelir ki, gençliğinden beri usta malı söyleyen şair, zihnine yer eden sözleri ve kafiyeleri kendi şiirlerinde de kullanmaya başlar. Konusu, sözleri ve kafiyeleri aynı olan bu şiirlerin zamanla karmaşıklığa yol açtığı olur.
Ruhsatî’nin şiirleri incelendiğinde en çok Karacaoğlan’ın etkisinde kaldığı görülür. Bilhassa beşeri aşk konulu deyişlerinde, bu etki daha fazladır.
XVII. yüzyılın güçlü temsilcilerinden Âşık Ömer ve Gevherî’nin de Ruhsatî’de etkisi görülür. Bilhassa “divan”larında Âşık Ömer’in etkisi daha belirgindir. Ayrıca Ruhsatî, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet Üstadım Dadaloğlu gibi âşıklarla, çağdışı âşıklardan Dertli ve Seyranî’nin de etkisinde kalmıştır.
b. Etkilediği Âşıklar
Ruhsatî, ömrünün çoğunu Deliktaş’ta geçirmiştir. Gerek kişiliği, gerekse kuvvetli deyişleriyle çevresinde sevilmiş ve sayılmıştır. Sağlığında bizzat, öldükten sonra da şiirleriyle pek çok âşığa ustalık yapmıştır.
Ruhsatî’den etkilenen âşıkların başında oğlu Minhacî gelir. Öyleki halk, çoğu zaman ikisinin şiirini birbirine karıştırır olmuştur. Her ikisinin şiiri de dil, üslup ve konu bakımından oldukça benzerlik gösterir. Ancak Minhacî’nin şiirlerinde daha yanık ve daha içli bir eda hâkimdir.
Minhacî’den başka Meslekî, Zakirî (Noksanî), Emsalî ve Tabibî gibi âşıklar da Ruhsatî’den etkilenmişlerdir. Ayrıca Bekir Kılıç, Ehramî, Gafilî, Hamza, Hitabî, İsmetî, Kelamî, Kenanî, Memiş Eroğlu, Muzaffer, Nedimî ve Zakir gibi günümüz şairlerinin âşık olmalarında Ruhsatî’nin şiirlerinin etkisi olmuştur. Bu etkilenmede asıl sebep, onların Ruhsatî’yi usta kabul etmeleridir. Sözünü ettiğimiz âşıklar, pek çok şiirlerinde Ruhsatî’nin işlediği konuları işlemişler, aynı kafiyeyi kullanmışlardır.
Ruhsati, Sivas civarında avam tabakasının çok sevdiği bir kişidir. Öyleki halk, kendisini veli olarak bilmektedir. Sağlığında insanlardan ilgi göremeyen ve mutsuz bir ömür sürdüren Ruhsatî;
Sağlığımda beni teperler
Ölünce mezarım öperler
demiş ve öldükten sonra kıymetinin anlaşılacağını hissetmiştir. Bugün mezarı kutsal bir yer olarak bilinmekte olup, halk toprağını bazı hastalıklarda kullanmaktadır.
c. Ruhsatî Kolu
Toplumun birçok kesiminde gördüğümüz çırak yetiştirme geleneği, Aşık Edebiyatında, aşıklığın yaşatılmasında da önemli bir yer tutar. Usta aşık, saza-söze kabiliyeti olan bir genci yanında gezdirmek suretiyle, zamanla onun aşık olmasını sağlar; günü gelince mahlasını verir. Çırak da zamanı gelince ustasının izniyle şiirlerini çalıp söylemeye başlar. Ustasının ölümünden sonra meclislerde, sohbetlerde onun şiiriyle söze başlar, adını yaşatır izinden gider.
Aşık Edebiyatında çıraklık geleneği çerçevesinde birbiri ardınca yetişen âşıklar, odak hüviyetindeki âşıkta hakim olan üslup, dil ve konularına bağlı kalır. Zamanla bu gelenek zinciri içinde bir âşık kolu ortaya çıkar. Edebiyatımızda bu şekilde vücut bulmuş Erzurumlu Emrah, Ruhsatî, Dertli, Deli Derviş Feryadî, Sümmanî, Derviş Muhammed, Huzurî ve Şenlik Kolları gibi sekiz kol vardır. Bu kollar içinde Ruhsatî kolu, Şenlik kolundan sonra en kuvvetli âşık koludur.
Türkü Dostları
İsmail Hakkı Demircioğlu
Türk Halk Müziği’nin usta ismi İsmail Hakkı Demircioğlu, 1957 yılında Rize Pazar’da dünyaya geldi. İlkokul, ortaokul ve liseyi Pazar’da okuyan Demircioğlu, 1980′de İ.T.Ü. Türk Müziği Devlet Konservatuvarı, Temel Bilimler Bölümü’ne girdi, 1984′te mezun oldu. 1984 – 1986 yılları arasında Ruhi Ayangil’in Türk Müziği Orkestra ve Korosu’nda bas olarak çalıştı. Sanatçı, 1987′de Ruhi Su Dostlar Korosu’nda, Timur Selçuk ve Sarper Özsan’ın çalıştırdığı dönemde, yine bas olarak çalışmalara katıldı.
Bu dönemde “Türkülerimiz” ve “Sırdaş Türküsü” isimli iki albüm çıkaran Demircioğlu, 1998′de “Gülün Kokusu Vardı” ve 2000′de “Anadolu Beşik” adlı albümlerde yakın dostu Erkan Oğur’a eşlik etti. “Anadolu Beşik” albümünde ağırlıklı olarak Doğu bölgesinin tınıları hâkim. Kul Hüseyin’in pek bilinmeyen nefes’i “Zamanede Bir Hal”, Pir Sultan Abdal’dan “Karşıda Görünen Ne Güzel Yayla” Erkan Oğur’un yanık sesine pek yaraşan Elazığ yöresi türküsü “Bir Şuh -i Sitemkâr”, “Kul Ahmet’ten “Seher Yeli” gibi örneklerle albüm, geçmişin mucizesinin bugüne taşındığı bir mücevhere dönüşüyor.
Karadeniz’de hüznün de var olduğunu hatırlatan Demircioğlu, son olarak da 2004 yılında, hüznün hakim olduğu solo albümü “Nasibolsa”yı çıkardı. Demircioğlu’nun uzun zamandır yapmayı düşündüğü albümde, sanatçının 20 yıl öncesinden başlayarak bestelediği 5 şiir, sözü ve müziği Bahar Alkaya’ya ait geleneksel karakterde bir deyiş yer alıyor. 12 parçanın yer aldığı albümde yine Alkaya’nın derlediği bir ağıt, Rize Çamlıhemşin / Çat’ta Servet Çamoğlu’ndan öğrendiği “Osman’ın Ağıtı” ile birlikte 4 halk türküsü bulunuyor.
Nasibolsa
Nasibolsa yine gitsem yaylaya
Doya doya baksam suna boyluya
Senin için yalvarırım mevlaya
Belki seni bana yazar yaradan
Yüce dağ başında pınar gözüsün
Sürüden seçilmiş körpe kuzusun
Güzellerin başı yayla kızısın
Belki seni bana yazar yaradan
Ela göz üstüne eymedir kaşı
Başına bağlamış bir telli poşu
Talib’i Çoşkun der bulunmaz eşi
Belki seni bana yazar yaradan
Albümde birçok ortak çalışmaya imza attığı sanatçı dostu Erkan Oğur’un da ağırlığı hissediliyor. Sanatçının albümünde gerek sesiyle gerekse enstrümanıyla Erkan Oğur’dan Birol Topaloğlu’na, Okan Murat Öztürk’den İbrahim Karaca ve Cem Aksel’e, “Şu Uzun Gecenin Gecesi Olsam” türküsünün bilinmeyen sözlerini gönderen Çorum eski valisi Atıl Uzelgün’e kadar birçok insanın emeği geçmiş. Albümde, tasavvuf şairi Yunus Emre’nin “Aşkından Yanar Yüreğim” şiiri, edebiyat dünyasında önemli yere sahip olan Sabahattin Ali’nin “Rüzgar” şiiri ve yine A. Kadir’in “Birinci oğluma Ninni” adlı dizeleri Demircioğlu’nun müziğiyle bütünleşmiş.
TÜRKÜLERİN DOĞURDUĞU ANADOLU
Bölgesel çeşitliliğiyle dikkat çeken albümünün kitapçığında Demircioğlu, çalışmalarında ve hayatında önemli bir yere sahip olan türküleri var eden Anadolu insanı için şunları söylüyor: “Bu kadar güzel türküler onları var etmiş olan Anadolu insanının gelecekte memleketimizi daha güzel, mutlu günlere taşıyacağına eminim. Türkülerin nasıl oluştuklarını, melodik, sözel, makamsal ritimsel, bölgesel çeşitliliğini, estetik yapılarının derin ve etkileyiciliğini düşündükçe Anadolu insanına hayretim ve saygım artıyor.”
Türkü Dostları
Feyzullah çınar
Feyzullah Çınar 1937 yılında Sivas Çamşıhı`nın Çamağa Köyü`nde doğmuş; tam beş yaşındayken almış eline bağlamayı… Şeyh Ahmet Yasevi`nin soyundan gelen ozan. Pir Sultan Abdal`ı, Kaygusuz`u, Virani`yi dinleyerek büyür; 14-15 yaşlarında ise iyi saz çalip, türkü söyleyen bir kişidir artık.
Anadolu`nun o aman vermez çileli yaşamından büyük kente, İstanbul`a gelmesiyle başlayan zorlu yaşam öyküsü O`nu sazıyla daha da yakınlaştırmıştır. İstanbul`da girdiği işler doyurmaz aşığı, O gönlündeki aşkı. toplumsal çelişkileri paylaşmak ister diğer insanlarla. Tam da bu sırada birlikte olduğu dostları Feyzullah Çınar`a bir plak yapmak isterler.
Plağın bir yüzü Agahî Baba`nın “Fazilet” adlı deyişi, diğer yüzü Malatyalı Esirî`nin Şah Hüseyin`e mersiyesi… Yıl 1966; o yıllarda Alevi deyişlerini çalıp söylemek pek çok açıdan zor. Ama koca Çınar durur mu? Aldı mı sazı eline, vurdu mu sazın teline söyler Pir Sultan`dan, Viranî`den, Kul Himmet`ten… işte o gün bu gündür ait olduğu kültürün o güzel ürünlerini altmıştan fazla plağa okumuştur ozan.
1969 yılında Fransa`ya giden Çınar, Alevi-Bektaşi kültürü ve müziği üzerine Irene Melikoff`la birlikte konferanslara katılır, konserler verir. Bir çok Avrupa ülkesinde radyo programlarına katılır. Ozanın Fransa Radyo Televizyoncu ve Unesco tarafından iki long-play`i yayınlanır.
Feyzullah Çınar, Alevi-Bektaşi ozanlarının içinde kırsaldan kente göçmüş, ancak geleneksel kültüründen hiç bir şey yitirmeden sanatını uygulamış ender kişilerden biridir. O geleneksel kültürünü yaşatarak içinde bulunduğu toplumun sorunlarını dile getiren bir ozandır. O`nun sanat yaşamına baktığımızda koca Çınar`ın yine bir başka çınarın izinden gittiğini görürüz… Bu kişi Pir Sultan Abdal`dan başkası değildir. Pir Sultan`ı ve Pir Sultan geleneğini kendine kılavuz seçmiştir. O sazının telinden dökülen melodiler bin yıllık geleneğin sözcüsü gibidir. Pir Sultan deyişlerini sanki Çınar seslendirsin diye yazmıştır. Çınar deyişleri, öylesine yüksek bir sanat gücüyle icra eder, ve dilinden dökülen her sözün anlamı müzikle öylesine bütünleşir ki, yüzlerce yıllık Alevi kültürü ile binlerce yıllık Anadolu kültürlerinin sentezinden doğan bir ses çakılır kulaklarımıza. Feyzullah Çınar usta malı söyler deyişlerini. Yedi kutuplardan en çok Pir Sultan Abdal, Virani, Kul Himmet ve Hatayi`nin deyişlerini çalar ve okur. Geçmişle günümüz arasındaki köprü görevini üstlenmiş o ozanların işlevini Çınar`da da görürüz. Bu bakımdan günümüz ozanlarının deyişleri de O`nun için diğerleri kadar önemli, hatta kutsaldır. Kul Ahmet, Sefil İbrahim, Celalî kendi döneminin toplumcu ozanlarıdır ve bunların deyişleri Çınar`ın dilinde ve telinde ustaca yorumlanır. Feyzullah Çınar 1960`lı ve 70`li yılların toplumsal açıdan çileli, karamsar, tehlikeli ortamı içinde ozanlık yapmaya çabalar. Türkiye`yi bir uçtan diğer uca dört kez dolaşır. Halkına umut verir, yüreklendirir onları. Toplumcu deyişleri seslendirdiği için hapse atılır. Ancak yine söyler, yine çalar sazım…
1983 yılında daha 46 yaşındayken Çınar yaşama gözlerini kapatır. Ancak onun sesi bu toprağa gönül vermiş dostlarının kulağında yaşamaya devam ediyor.
Aşıklar ölmez imiş..
Türkü Dostları
Ali Ekber Eren
1956 yılında türkülerin harmanı olan Sivas’ın Divriği ilçesinin Sincan nahiyesinde doğdu.
Sanat yaşamına ; bulunduğu yöre türkülerini dinleyerek , deyişler, semahlar okuyarak başladı. İlk ustası babası İbrahim Eren (AĞA DAYI); 86 yıllık yaşamının 60 yılını bağlama yaparak geçiren ve yörenin sayılı ozanlarındandı.
Köyden şehire ilk göçlerinde toplumsal ,siyasal ve sosyal olaylar Ali Ekber Eren’i yerel boyuttan kurtarıp ; PİR SULTAN ABDAL , MAHSUNİ ŞERİF’ , DAVUT SULARI ve RUHİ SU’ nun etkisinde bırakmıştır.Bu dört öncü ozanlar ALİ EKBER EREN ‘in sanat yaşamına kılavuz oldu. Çıraklığı babasının bağlama atölyesinde geçen ALİ EKBER EREN. onu dinlemekle ve sanatçı dostlarını tanımakla birlikte bağlamaya olan sevgisi de iyice pekişti.
1980 yılına kadar Bağlama ile türküleri kendine çalıp söyleyen EREN ; “o yıllar benim emekleme dönemimdir”der. 12 eylül 1980 döneminden sonra Demokratik kitle örgütlerinin gecelerine katıldı.
Kendi ürettiği türkülerini halkla beraber okuma zamanının geldiğine inanan EREN 1989 yılında ilk albümü olan DOSTLAR MUHABBETİ ni Hasret Gültekin , Abuzer Karakoç ve Hüseyin Aydın ile çıkardı. Sonraki yıllarda solo albümlerinden; TÜRKÜLERDE BİZ VARIZ , ANLAMADIM BU NE HALDI , DAĞLI YÜREK , EYLEM EYLE , VE BÖYLE KAL albümlerini çıkarmıştır.
Yurt içinde ve yurt dışında yüzlerce etkinliklere katılmıştır.Kendine has sanat tarzıyla bütün kitlelerin beyenisini kazannıştır.
“Sanat bir düşünce ve eylem alanıdır”. Diyen EREN “Bende sisteme : türkülerimle isyanlarımı ve tepkilerimi anlatmaya çalıştım. Diyor. Sanat araçtır.amaç olmamalıdır .Türküler sesli düşüncelerimizdir. Kültürel değerleri diri tutan , toplumsal bir rafinedir. Bir müzik üreticisinin kitlelere vereceği mesaj; yaşadığı çağın işlevini taşımıyorsa o kişi müzik üreticisi değildir.Türkü dinleyenler kadar türkü söyleyenleride çoğaltalımki korkular yok olsun ve demokrasi çabuk gelsin.
Sanatçı yaşadığı çağı sorgulayandır. cağa tanık olandır.
Şair derki “ KORKAK İNSANLARIN YİĞİT TÜRKÜLERİ OLMAZ., YİĞİT TÜRKÜLERİ DE KORKAK İNSANLAR SÖYLEYEMEZ.
Evli ve iki çocuk babası olan EREN “hep böyle kalın,onurlu kalın “diyor..
Ali ekber eren’in türkülerinden örnekler;
Ben aklımı gözlerine takmışım
Çocukların bir masala kandığı gibi
Ben de senin sözlerine kanmışım
Güneşin yeryüzünü yaktığı gibi
Ben de senin gözlerinde yanmışım
Gel bulut ol, yağ da biraz ıslandır
Al başımı dizlerine yaslandır
Delirmişim sev de beni uslandır
Ben aklımı gözlerine takmışım
Geceme ay, gündüzüme biraz güneş sal
Gururunla yaşam olur sen hep böyle kal
Sermayem sevgimdir canım, onu da sen al
Ben de seni şu yüreğime salmışım
Ben aklımı gözlerine takmışım…
Türkü Dostları
Ahmet kaya
Ahmet Kaya (Doğumu: 28 Ekim 1957; Malatya – Ölümü: 16 Kasım 2000; Paris), Türkiye’de 1980 ve 1990′larda çıkardığı albümler ve verdiği konserlerle tanınmış, anne tarafından Türk, baba tarafından Kürt kökenli şarkıcı ve besteci.
Hayatı
1957 yılında Malatyalı bir ailenin beşinci çocuğu olarak doğdu. Babası Sümerbank mensucat fabrikasında çalışan bir işçiydi. İlkokulu Malatya’da okudu. Müzikle altı yaşında babasının hediye ettiği bağlama ile tanıştı. Okuldan geri kalan zamanlarında plak ve kaset satan bir dükkânda çalışmaya başladı. Ailesinin geçim sıkıntısı çekmesi nedeniyle 1972′de İstanbul Kocamustafapaşa’ya göç ettiler ve okulu bırakmak zorunda kaldı.
İşportacılık ve çeşitli işyerlerinde çıraklık yaptı. Bu dönemde küçük bir yerleşim yerinden büyük bir şehre taşınmanın ve alışmanın sıkıntılarını yaşadı. Bu sıkıntılarını bir belgeselde şöyle dile getirdi:
« Onlarla konuşmuyordum çünkü onlarla konuşamıyordum. Giyimleri başkaydı, konuşmaları başkaydı. Onlar gibi konuşmaya çalışıyordum. Mesela terziye gidip, onlar gibi pantolon diktirmeye filan başlamıştım. Terzinin yaptırdığı pantolonların üzerime uymadığını görüyordum. Onlara yakışıyordu bana yakışmıyordu. Bir kız vardı bizim okulda; herkesin bir aşkı vardır, çocukluk aşkı. Bir gün gittim dedim ki: ‘Biraz seninle konuşak beş dakika, kaçıyorsun hep…’ Bana dedi ki: ‘Rica ederim.’ Öyle bir ağrıma gitti ki: ‘Ben de sana rica ederim,’ dedim.. Ben o zaman anlamını bilmiyordum, yani onu bir küfür zannettim.»
Onaltı yaşında yasadışı afiş basmaktan hapse atıldı.
Daha sonra birkaç arkadaşıyla birlikte Halk Birimleri Derneği’nin çalışmalarına katıldı. Bu çalışmaları sırasında çeşitli etkinliklerde bağlama çalmaya devam etti. Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılan bir etkinlikte Ruhi Su ile tanışma fırsatı buldu ve Mahsus Mahal isimli Ruhi Su türküsünü söyledi. 1978 yılında Gelibolu’da askerlik yaptı, bu arada askeri orkestrada müzik çalışmalarına devam etti. Askerlik dönüşü Emine Kaya ile evlendi ve 1982 yılında kızları Çiğdem doğdu.
İlk profesyonel çalışmaları
İşsizlik ve parasızlık sebebiyle ekonomik zorluklar çeker. Bu sırada eşi kendisinden ayrılır. Bu ekonomik sorunlarından kurtulmak umuduyla kendi deyimiyle “sistemin tersine hareket” ederek hapse girmeye çalışır.
Nihayetinde uzun uğraşılar sonucu çıkardığı Ağlama Bebeğim albümünü 1985 yılında yayımlar. İstanbul Şan Tiyatrosu’nda küçük bir konser verir. Yayımlandığı yıl albüm toplatılır fakat daha sonra sansürü kaldırılır. 1985′te ikinci albümü Acılara Tutunmak için birinci albümde olduğu gibi Değişim Stüdyosu’yla anlaşır. Stüdyonun sahibi, o sıralarda Metris Askeri Cezaevi’nde olan Selda Bağcan’ın kardeşidir. Cezaevinde tanıştığı Gülten Hayaloğlu ile Ahmet Kaya’nın tanışmasına aracılık eder.
Albüm yayımlandıktan sonra evlenirler. Gülten Hayaloğlu hapishanede idam cezasına mahkûm olan Nevzat Çelik’in Şafak Türküsü şiirini Ahmet Kaya’ya iletir. Böylelikle geniş kitlelerce tanınması sağlanan albüm, 1985 yılında yapılıp 1986′da piyasaya çıkan Şafak Türküsü olur. Bu albümde aranjör Oğuz Abadan’la çalışır ve hemen hemen tüm besteleri kendisi yapar. Aynı yıl An Gelir albümünü yayınlar. 1987 yılında kızı Melis doğar.
Yusuf Hayaloğlu ile tanışma
Gülten Hayaloğlu ile evlendikten sonra kardeşi Yusuf Hayaloğlu ve şiirleriyle tanışır. Sözlerinin çoğunluğunun Yusuf Hayaloğlu’na ait olduğu Yorgun Demokrat adlı albümü 1987 yılında yayımlanır. 1988 yılında sadece iki şarkının söz yazarlığını Hayaloğlu’nun yaptığı ve diğer sözlerin tanınmış şairlerin şiirlerinden oluşan Başkaldırıyorum albümü çıkar. Ardından 1989 yılında sadece bağlama ve vokalin oluşturduğu konserlerinden bir derleme olan Resitaller-1 yayımlanır. Aynı yıl Osman İşmen’in düzenlemesiyle, sözlerinin büyük çoğunluğunu Hayaloğlu’nun yazdığı İyimser Bir Gül albümü çıkar. 1990 yılında Resitaller-1′in devamı niteliğinde olan Resitaller-2 albümü yayımlanır. Aynı yılın Ekim ayında çeşitli şairlerin şiirlerinden oluşan Sevgi Duvarı isimli albümünü çıkartır.
Şarkılarım Dağlara albümü basılan 2.800.000 bandrolle rekor kırmıştır.
Bu albümde yer alan Özgür Çağrı isimli şarkıda geçen Abin bir gün dağdan döner, sarılırsın yavrucağım gibi sözler nedeniyle albümü toplatılır, konser vermesi yasaklanır.
1990 yılında Tatar Ramazan ve 1992 yılında Tatar Ramazan Sürgünde filmlerinin müziklerini yaptı. 1994 yılında prodüksiyonunu Gülten Kaya ve Yusuf Hayaloğlu’nun yaptığı, Kanal D’de yayınlanan Ahmet Abi’nin Vapuru programını yapar. Bu program sadece 13 hafta sürer. Bu programa Nihat Akgün’ün katılması ve JET-PA’nın sponsorluğunu yapması büyük eleştiriler alır.
Müzikal tarzı
İlk dönem albümlerinde genel olarak bağlamaya ağırlık verdi. Ahmet kayanın tarzı pop, Türk halk müziği ve arabesk kategorilerine tam olarak dahil edilemediği için özgün müzik denilmeye başlandı.
Kendisi müzik tarzının devrimci arabesk veya protest olarak tanımlanmasına karşı çıktı.
Sözlerini kendisinin yazdığı bestelerle beraber, Attilâ İlhan, Can Yücel,Nevzat Çelik, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Enver Gökçe, Ahmed Arif gibi tanınmış şairlerin şiirlerini de bestelemiştir. Genellikle şarkılarında toplumsal meseleler işlenir. Toplam yirmiiki albümünde sadece bir Kürtçe şarkısı (Karwan) vardır ve bir tane de Kürtçe açılış bulunur.
Boğaziçi Üniversitesi’nde Ruhi Su ile tanışıp Mahsus Mahal isimli türküyü çaldığı zaman, Ruhi Su bağlamanın bu şekilde, at teper gibi çalınmayacağını söyler. Yıllar sonra Ahmet Kaya bir konserinde bağlama çalarken bu olaya nüktedan bir gönderme yaparak “Bağlama böyle de çalınır,” der.
Hakkındaki suçlamalar
Müzik kariyeri boyunca bölücülük yaptığı iddialarıyla birçok albümü toplatıldı ve konserleri iptal edildi. 10 Şubat 1999′da Magazin Gazetecileri Derneği’nin Princess Otel kongre salonunda düzenlenen ödül töreninde yılın en iyi sanatçısı ödülünü aldı ve ödül konuşmasında: “Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği’ne, Cumartesi Anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var: Şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayımlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayımlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum.” dedi. Bunun sözleri üzerine davetlilerin bir kısmı tepki gösterip, küfür etmeye ve kendisine çeşitli eşyalar fırlatmaya başladılar.
Ahmet Kaya, MGD görevlileri tarafından kongre salonundan olağan koşullarda dışarıya çıkartıldı.
Bu olayın hemen sonrasında Ahmet Kaya’nın 1993 yılında Berlin’de Kürt İşadamları Derneği’nin düzenlediği bir gecede verdiği konsere ilişkin fotoğrafların Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanması üzerine “Bölücü PKK örgütüne yardım ve yataklık yaptığı ve halkı ırk farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği” iddiasıyla hakkında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde toplam 10.5 yıl ağır hapis istemiyle iki ayrı dava açıldı.
Haziran 1999′da Türkiye’den ayrıldı. Yargılamaların sonucunda gıyabında toplam 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına çarptırıldı.
Daha sonra bu görüntülerin düzmece olduğu belirlendi.
1999 yılında Münih’de PKK yanlıları tarafından düzenlenen konserde ‘‘Arabamı o şerefsizlerin memleketinde bıraktım’’ dediğini iddia eden Hürriyet Gazetesi haberi için hakkında DGM tarafından bir kez daha soruşturma başlatıldı.
9 Şubat 2000 yılında Zaman Gazetesi’ne yaptığı röportajda “Ben 3 tane şerefsizin yüzünden ülkemde arabama bile binemedim dedim” diyerek yalanladı.
1999′da Almanya’nın Münih şehrindeki Barış, Demokrasi ve Özgürlük Festivali isimli organizasyonda söylediği ve içinde “Kürdüz Ölene Kadar, Vallahi biz dostu özledik, Kürdüz sonuna kadar, Vallahi Apo’yu özledik” sözleri geçen şarkısı nedeniyle eleştirildi. Daha sonraları Gülten Kaya yaptığı bir açıklamada Ahmet Kaya’nın Apo’nun PKK mensuplarına yaptığı silah bırakma çağrısı üzerine bu şarkıyı yaptığını söyledi.
1999 Mart ayında Ordu Valiliği, Ahmet Kaya’nın kasetlerinin kentte satılmasını ve bulundurulmasını yasakladı.
Ahmet Kaya, yasal suçlamaların yanı sıra çeşitli kesimlerce lüks içinde yaşarken yoksulluk edebiyatı yapmakla suçlandı.
Bu eleştirilerle ilgili olarak yöneltilen bir soruya şu şekilde yanıt verdi:
“ Benim hiç ‘Mercedes’im olmadı. Şimdiki arabam ‘Mercedes’den daha pahalı, cip olduğu için gözüne batmıyor insanların. Salaklaşmamak lazım bunlar önemli şeyler, yani… Biz insanların yoksulluğunu savunmadık, bizler yaşamımız boyunca insanların zenginliğini savunduk… Yani ben cipe binsem ‘Mercedes’e binsem bunlar önemli şeyler midir? Ben tarihin yüklediği misyonu yerine getiriyor muyum, bu önemli… Tam 30 sene aç yaşadım bu ülkede, 30 yıl boyunca. Bütün lokantaların kenarlarına gidip, o lahmacunların nasıl çıktığına baktım. Artık ben bu saatten sonra bunu yerim ve kimse bunu engelleyemez… ”
Ölümü
Ahmet Kaya’nın Père Lachaise Mezarlığı’ndaki kabri, Paris.
Ahmet Kaya, 2000 yılında Hoşçakalın Gözüm isimli albümünün kayıtlarını yaparken, Paris’in Porte de Versailles semtindeki evinde bir gece kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Bu albümde Karwan isimli şarkıyı seslendirdi.
Cenaze merasimi Paris Kürt Enstitüsü’nde yapıldı.
Ölümünden sonra, 2002 yılında Ahmet Kaya’nın şarkılarını 20 ünlü sanatçının söylediği Dinle Sevgili Ülkem isimli bir albüm yapılmış , Magazin Gazetecileri Derneği’nin gecesinde duyurduğu Kürtçe Karwan (Kervan) parçasının ve klibinin de bulunduğu Hoşçakalın Gözüm, Biraz da Sen Ağla albümü yayımlandı. Père-Lachaise mezarlığı bulunan mezarı 2003 yılında tekrar düzenlendi. Mezar ağırlığının yaklaşık 3,5 ton olduğu söylenmektedir. Üzerine kardelen motifleri, enstrümanlar, Kastamonu yazması, İstanbul silueti, şarkı sözleri ve büstünün bulunduğu bir mezardır.
Kalsın Benim Davam. ve Gözlerim Bin Yaşında (Aralık 2006) adlarında dört albümü daha yayınlanmıştır.
4 Eylül 2007′de, Türkiye’de kendi ismine açılan tek yer olan, Ahmet Kaya Halk Evi Batman’da açıldı.
2009 yılında AKP hükümetince mezarının Paris’ten Türkiye’ye taşınması konusunda fikirler ortaya atıldı.
Ahmet Kaya’nın kabri halen Paris’in Père Lachaise Mezarlığı’nda yer almaktadır.
Diskografi
Ana madde: Ahmet Kaya diskografisi
1984: Ya Rıza Şimdi
1985: Ağlama Bebeğim
1985: Acılara Tutunmak
1986: An Gelir
1986: Şafak Türküsü
1987: Yorgun Demokrat
1988: Başkaldırıyorum
1989: Resitaller-1
1989: İyimser Bir Gül
1990: Resitaller-2
1990: Sevgi Duvarı
1991: Başım Belada
1992: Dokunma Yanarsın
1993: Tedirgin
1994: Koçero (Selda Bağcan ile)
1994: Şarkılarım Dağlara
1995: Beni Bul
1996: Yıldızlar ve Yakamoz
1998: Dosta Düşmana Karşı
2001: Hoşçakalın Gözüm
Ölümünden Sonra Yayınlanan Albümler
2001: Hoşçakalın Gözüm
2002: Dinle Sevgili Ülkem
2003: Biraz da Sen Ağla
2005: Kalsın Benim Davam
2006: Gözlerim Bin Yaşında
2010: Ülkemde Son Turnem
Kitapları
Ahmet Kaya resimli biyografi kitabı- Yağmurlu Ülkenin Sürgün Konuğu (Gam Yayınları)
Ferzende Kaya – Başım Belada (Gam Yayınları)
Ferzende Kaya – Serê min Ketiye Belayê (Kürtçe), Weşanên Gam / Gam Yayınları, İstanbul, Mayıs 2003. ISBN 975-98900-1-1
Ahmet Kaya şarkılarının nota ve gitar akorları – Ahmet Kaya Nota Kitabı 1 (Gam Yayınları)
Ahmet Kaya şarkılarının nota ve gitar akorları – Ahmet Kaya Nota Kitabı 2 (Gam Yayınları) ISBN 975-98900-3-8
Ahmet Kaya şarkılarının nota ve gitar akorları – Ahmet Kaya Nota Kitabı 3 (Gam Yayınları)
Ahmet Kaya şarkılarının nota ve gitar akorları – Ahmet Kaya Nota Kitabı 4 (Gam Yayınları)
Türkü Dostları
Özcan Türe
ÖZCAN TÜRE, 1973 İstanbul doğumlu; ama aslında Erzurum Aşkaleli.Evli ve iki çocuk babası. Dokuz yaşında sazla,sözle,davulla,zurnayla tanıştığını söylüyor.Büyük üstadları kendisine örnek alarak ve onları dinleyerek,sabırla çalışarak,türküleri yüreğinin derinliklerine katarak bir aşk gibi benimsediğini söylüyor.
ÖZCAN TÜRE’nin bu yolda etkilendiği büyük üstadlar ise;ARİF SAĞ,MUSA EROĞLU,DAVUT SULARİ,ALİ EKBER ÇİÇEK,ERDAL ERZİNCAN gibi büyük ustalar olmuş.
ÖZCAN TÜRE için türkü demek bağlamanın sesi demek “DOĞRU YAŞAMAK DEMEK,HAYATA DOĞRU BAKMAK DEMEK” yani kısacası HALKIN DUYGULARI demek.ÖZCAN TÜRE asıl sanat hayatına askerden sonra başlamış.Askerden önce ise çok fazla saz çalıp türkü söylememiş.Daha çok askerden döndükten sonra profesyonel anlamda saz çalıp türkü söylemeye başlamış ve bu mesleği kendisine iş edinmiş.Hatta o dönemlerde ailesine yük olmayıp düğün salonlarında saz çalarak harçlığını kazanmaya başlamış.
ÖZCAN TÜRE’ye ilk bağlamasını 1989 senesinde saygı değer babası almış.Ve ÖZCAN TÜRE bu bağlamasını kaybetmiş.Ondan sonra ki bağlamasını ise kendi alın teriyle kendi kazancıyla çalışarak 1990 senesinde 6.5 milyona yaptırmış.Daha o zamanlar ÖZCAN TÜRE 17 yaşındaymış.Hatta o bağlamanın parasını bile 50 bin lira 50 bin lira 100 bin lira 100 bin lira vererek ödemeye çalışmış.Bağlamanın 5 milyonunu vermiş ve son 1.5 milyonu eksik kalmış.Ve o gün onun için çok önemli olan bi konsere gitmesi gerekiyormuş.Cebinde de parası olmadığı için İstanbul’da taa MUSTAFA KEMAL’den Ümraniye’ye kadar yürüyerek gitmiş.Ve bağlamasını yapan Bekir ustaya durumu izah etmiş.Bekir usta da bu durumu büyük bir saygıyla karşılayarak “AL KARAOĞLAN”diyerek bağlamayı ÖZCAN TÜRE’ye teslim etmiş.Hatta o günden bugüne ÖZCAN TÜRE’nin ilk alın teri el emeği olduğu için o bağlama ÖZCAN TÜRE için çok önemlidir ve halen de evinde saklanmaktadır.
ÖZCAN TÜRE sanat yaşamında bağlamadan başka zurna ve ney gibi üflemeli çalgılarda çalmaktadır.ÖZCAN TÜRE sanat yaşamından öncede alnının teriyle inşaatlarda,konfeksiyonlarda,yağlı boya dekorasyonlarında da çalışarak kendi ayakları üzerinde durmuş.ÖZCAN TÜRE’nin gerçek anlamda sanat yaşamı bir vesile gerekçesiyle gerçekleşmiş.1999 yılında türkü üstadlarından İsmail Özden,ÖZCAN TÜRE’yi dinlemeye gitmiş.Ve ÖZCAN TÜRE’nin sesini ve yorumunu çok beğenmiş ve bu vesileyle dostlukları başlamış.
O sıralarda İsmail Özden’in aklında bir “MUHABBET ALBÜMÜ” fikri yatmaktaymış.Ve birgün ÖZCAN TÜRE’ye bu teklif sunulmuş.Tabiki ÖZCAN TÜRE içinde böyle bir başlangıç yapmak çok önemliymiş ve teklifi kabul etmiş.Ve halkla ilk buluşması ve ilk profesyonel anlamda çalışması böyle gerçekleşmiş.Daha sonra ÖZCAN TÜRE bu albümde ki başarısıyla dikkat çekmiş ve 2004 yılında solo albümü olan ve yol göstericiliğini ARİF SAĞ’ın yaptığı,müzik yönetmenliğini ise bir bağlama virtüözü olan ERDAL ERZİNCAN’ın yaptığı”SÜRGÜN SEVDAM”albümü ile türkü sevenlere ve türkü dostlarına yürek dolusu sevgisi,saygısı,anadolu efendiliği,türküleri yüreğinden okşamasıyla bütün türkü dostlarına MERHABA dedi…
Türkü Dostları
Mehmet avni özbek
1945 yılında Şanlıurfa’da doğdu. İlk ve orta tahsilini burada tamamladıktan sonra, 1964 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girerek Türk Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü. Aynı yıllar, İstanbul Belediye Konservatuarının Türk Müziği Nazariyatı Bölümü’ne de devam eden Özbek, 1966 yılında TRT kurumunun açmış olduğu sınavı kazandı ve İstanbul Radyosu’nda Türk Halk Müziği Stajyer Sanatçı, 1969 yılından sonra da sanatçısı olarak çalışmalarını sürdürdü. 1977 yılında aynı radyonun Türk Halk Müziği ve Oyunları Şube Müdürlüğü, 1982 yılında da TRT Müzik Dairesi Türk Halk Müziği ve Oyunları Müdürlüğü görevlerine atandı. 1983-1995 yılları arasında Hacettepe Üniversite Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Halk Bilimi Anabilim Dalında Türk Halk Müziği dersleri verdi. 1996 yılından beri Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Bilim Kurulu Üyesi ve Müzik Perde ve Sahne Sanatları Kolu Başkanı olan Mehmet Özbek, Haziran 1986 tarihinden beri kuruluşunu gerçekleştirdiği Kültür Bakanlığı Ankara Devlet Türk Halk Müziği Korosu’nun şefi olarak görevini sürdürmektedir.
Sanatçı Kişiliği ve Hizmetleri
1966 yılından başlayarak profesyonelce Türk Halk Müziği ses sanatçısı olarak hizmet vermekte olan Mehmet Özbek 22 Mart 1974 günü İstanbul Şan Konser salonunda verdiği iki buçuk saatlik resitalle Türkiye’ de ilk defa uzun havalarıyla ve kırık havalarıyla zengin bir tür olan Türk Halk Müziği’yle de bir solist konseri verilebileceğini örnekledi. 22 Mart 1982′de aynı yerde yaptığı ikinci resital ise daha büyük ilgi gördü ve iki akşam tekrarlandı.
1977-1986 yılları arasında TRT Türk Halk Müziği Denetleme ve Repertuar Kurullarında da görev yapan Özbek, Anadolu’ da birçok yörenin, yurtdışında ise başta Kerkük olmak üzere, Irak, Azerbaycan, Yugoslavya ve Bulgaristan Türklerinin halk ezgilerini derledi. Sözlü ve sözsüz olmak üzere bunların 300 kadarını TRT repertuarına kazandırdı. TRT kurumunda bulunduğu dönemlerde radyoda hazırladığı: ”Aşıklık Geleneği”, ”Türk Halk Çalgıları” (Bu programla TRT Genel Müdürlüğü’nden Takdirname aldı), ”Türküler ne der”, ”Türkülerin dünü bugünü”; televizyonda hazırladığı: ”Yurdun Sesi” programıyla o güne kadar radyo bünyesinde kullanılmayan Tar, Kaval, Zurna, Tulum gibi çalgıları ilk defa bir orkestra disiplini içinde kullanarak Türk Halk Müziğinin çalgı ve repertuar bakımından temel değerlerini ortaya koyup alışılagelmişin dışında yaptığı icralarla bu müziğin zenginliğini ve evrenselleşmeye açık olduğunu vurguladı. ”Elimizden obamızdan’;, ”Kervan” adlı programlarla yine o güne kadar yabancısı bulunduğumuz, Kazak, Kırgız, Özbek ve Türkmenlerin oyun ve müziklerinden örnekler vererek Türk dünyasının genişliğini ve bu alan içindeki kültür birliğini vurgulamaya çalıştı.
Başta Japonya, Suudi Arabistan, Yugoslavya, Irak, Federal Almanya olmak üzere yurt dışında ve yurt içinde konserler vererek Türk Halk Müziği’ni tanıttı. Japonya’nın en büyük kültür kurumu olan MİN-ON’un davetlisi olarak 1980 yılında gittiği Japonya’nın 10 şehrinde, Prof. Koizumi yönetiminde Arif Sağ ve Ümit Tokcan’la verdikleri açıklamalı konserlerle Türk halk müziğinin zengin ve orijinal değerlerini tanıttı. (Konserlerin bazı ezgileri Sony şirketi tarafından plak haline getirildi) Yaptığı basın toplantısıyla Türkleri ve onların kültürlerinin tanıtılmasını ve sevilmesini sağladı. 1987 yılında Babil Festivali’nde gerek yönettiği koro, gerekse yaptığı solo dinleyicilerde büyük ilgi ve heyecan yarattı. Arap ve Türkmen gazeteleri kendisinden ve korosundan büyük bir övgüyle bahsetti. Bağdat televizyonu 90 dakikalık programı olduğu gibi yayınladı.
Derlediği bazı türküler :
Deryalar-Rumeli
Evlerinin Önü Yoldur Yolaktır-Şanlıurfa
İki Dağın Arasında Kalmışam-Şanlıurfa
Pınar Baştan Bulanır (Rinna Yarim)-Çanakkale
Portakal Dilim Dilim-Şanlıurfa
Şu Mübarek Günde Küsmek Olur Mu?-Çorum
























