Türküler & Türkücüler
Eylül 6th, 2013

mustafa-ceceli
Mustafa ceceli biyografi

2 Kasım 1980’de Ankara’da dünyaya gelen Mustafa Ceceli’nin müziğe olan ilgisi ailesi tarafından çok küçük yaşlarında farkedildi. 6 yaşında piyano ile tanışan Ceceli’ye, almış olduğu 2 yıllık piyano eğitimi sonrası öğretmeni konservatuar eğitimi almasını önerdi. Lise yıllarında amatör olarak düzenlemeler yapmaya başladı. Üniversite sınavında Ankara Üniversitesi Veteriner Hekimliği bölümünü kazanan Mustafa Ceceli aynı dönemde arkadaşlarının kurmuş olduğu bir grupta keyboard çalmaya başladı. Bir tarfatan da albüm yapmak isteyen sanatçılara demo kayıtlar hazırladı.
Fakültenin 3. yılında tekrar üniversite sınavına girerek Yeditepe Üniversitesi İşletme Bölümü’nü kazandı ve Ankara’daki müzik hayatını noktalayarak İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelişinin ardından Cenk Eren’in vokalistliğini yapan Merih Ermakastar’ın şarkılarına düzenlemeler yaparak profesyonel aranjörlük hayatına adım attı. Piyasaya çıkan bu albümle birlikte Ozan Doğulu ile tanıştı ve o dönemde hazırlanmakta olan Kenan Doğulu’nun ‘’Demedi Deme’’ albümündeki ”Aklım Karıştı” şarkısının düzenlemesini yaptı. Bu şarkıda yaptığı başarılı düzenleme sonrasında Sezen Aksu’ya kadar uzanan müzik yolculuğu başlamış oldu. Sezen Aksu’ya hem albümlerinde hem de sahnede eşlik etmeye başlayan Ceceli’nin imza attığı aranjeler büyük ilgi gördü. Listelerde üst sıralarda yer alan İkili Delilik, Hükümsüz ve Gidemem şarkılarını düzenledi. Aynı tarihlerde düzenlemiş olduğu Çakkıdı şarkısı Türk Pop Müziğine yeni bir soluk getirdi ve yoğun ilgi gördü. Tarkan,Ajda Pekkan,Sertab Erener,Nilüfer,Aşkın Nur Yengi,Emre Altuğ,Nil Karaibrahimgil,Emre Aydın,Murat Boz ve pek çok sanatçının albümlerinde aranjör olarak çalıştı. Düzenlemelerinden örnekler dinlemek için tıklayınız.
DMC genel müdürü Samsun Demir’den gelen teklif üzerine Enbe orkestrası albümünde konuk sanatçı olarak Sezen Aksu’ya ait olan “Unutamam“ adlı şarkıyı seslendirdi. Şarkı 35. Altın Kelebek “En İyi Çıkış Yapan Solist’’ ve Power Türk Video Müzik Ödülleri “En İyi Çıkış Yapan Video Klip” ödüllerini aldı. Bu şarkıdaki etkileyici yorumuyla solistlik kariyeri de başlamış oldu. Daha sonra da Uzay Heparı “Sonsuza” albümünde “Karanfil’’ isimli şarkıyı düzenledi ve yorumladı. “Limon Çiçekleri” isimli ilk single çalısması 14 Temmuz 2009’da DMC etiketiyle piyasaya çıktı. Şarkı, müzik listelerinde 1 numaraya yükseldi ve yayın kuruluşları tarafından düzenlenen pek çok oylamada yılın en iyi single ödülünü aldı.
Yaklasık iki yıl süren çalışma sonrasında 20 Kasım 2009 tarihinde ilk solo albümü ile müzik marketlerdeki yerini aldı. Bu albümünden kısa bir süre sonra14 Şubat Sevgililer Günü için hazırlanan Hastalıkta Sağlıkta piyano versiyonu piyasaya çıktı. 16.Kral TV Müzik ödülleri gecesinde ‘’En Iyi Erkek Sanatçı’’ ve ‘’En Iyi Albüm’’ ödüllerine ve 37. Altın Kelebek ödüleleri gecesinde ‘’En Iyi Çıkış Yapan Sanatçı’’ ödülüne layık görüldü.
2010 Yaz aylarında albüm şarkılarının remixlerinin ve ”Hata” isimli 1 yeni şarkının bulunduğu `Mustafa Ceceli Remixes`albümü müzik marketlerdeki yerini aldı. Yılın sonunda Enbe Orkestrası’na ikinci ve son kez konuk olan Ceceli’nin seslendirdiği ’Eksik’ ve ‘Yağmur Ağlıyor’ şarkıları yoğun ilgi gördü. ‘Eksik’ şarkısı Mustafa Ceceli / Elvan Günaydın düeti aday olduğu bütün dallarda ödülleri aldı ve dijital ortamda en çok dinlenen şarkı oldu.
2011 yılı sonunda Iskender Paydaş zamansız şarkılar albümünde ‘Sensiz Olmaz ki’ adlı Kayahan şarkısını tekrardan seslendirdi.
2 Nisan 2012 tarihinde ikinci solo albümü `ES` dinleyecisiyle buluştu. Ilk klip şarkısı albüme de adını veren`ES` şarkısına çekildi

Kategori: Genel

Türkü.tk

Turku fm, Turkulere sevdali gonullerin bulustugu adres birbirinden guzel turkuler ve dostluklar icin turku fm'den herkese Merhaba... Turku Radyomuzu Winamp'tan dinlemek icin asagidaki resme tiklayiniz; dinle

Türkü Dostları

dogankaya
Doğan KAYA

1952 Mayısında Sıvas’ın Acıyurt köyünde doğdu. İskender ve Kadriye’nin oğludur. Altı çocuklu ailenin üçüncü çocuğudur. Kaya, Sivas’ta Dört Eylül İlkokulu, Atatürk Ortaokulu ve Sivas Lisesini bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne girdi (1970). 1974’te bu bölümden mezun oldu. Sivas Lisesi, Diyarbakır Dicle Öğretmen Lisesi, Aksaray Ortaköy Lisesi, Bakırköy İmam-Hatip Lisesinde edebiyat öğretmenliği yaptı. Askerlik hizmetini yedek subay olarak Kırklareli’nin Vize ilçesinde yerine getirdi. 1983’te Cumhuriyet Üniversitesinin açmış olduğu Halk Edebiyatı Uzmanlığı kadrosu imtihanına girip başarılı oldu ve bu göreve getirildi. 1988’de C.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü ‘Mahmut ile Nigâr Hikâyesi Üzerinde Mukayeseli Bir İnceleme’ konulu tezini vererek Yüksek Lisansını, 1991’de G.Ü.Sosyal Bilimler Enstitüsünde ‘Sivas’ta Âşıklık Geleneği ve Âşık Ruhsatî’ konulu teziyle de doktorasını yaptı. Yazdığı şiirlerin bir kısmında Mahcubî mahlasını kullandı. 2002-2003 öğretim yılında Bişkek’te Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Türkoloji Bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştı. İLESAM, Türkiye Yazarlar Birliği ve Folklor Araştırmaları Kurumu üyesi olan Kaya, halen Cumhuriyet Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmakta olup evli ve Sibel, Zeynep Aslıhan ve Tâhâ Tuna adında üç çocuk babasıdır.

Kaya, millî ve milletlerarası toplantılarında doksan kadar bildiri sundu.

Muhtelif yıllarda şu ödülleri aldı:
1991 yılında Folklor Araştırmaları Kurumu tarafından, ‘İhsan HınçerTürk Folkloruna Hizmet Ödülü-91′
2001 yılında Motif Halk Oyunları Eğitim Derneği Gençlik Kulübü tarafından “Halkbilimi Araştırma ve Hizmet Ödülü”,
2006’da Kayseri Sağlık Eğitim Enstitüsünce verilen “2006 Türklük Bilimine Hizmet Ödülü”,
2008’de de Şarkışla Âşık Veysel Halk Kültürü Araştırma, Uygulama ve Dokümantasyon Merkezi tarafından “Âşık Veysel Halk Kültürüne Katkı Ödülü”nü aldı.

Kaya, yayın hayatına 1972 yılında Türk Folklor Araştırmaları (İstanbul) dergisinde başladı. Pek çok dergide folklor ve halk edebiyatı alanında derlediği ve araştırdığı 210 yazısı yayımladı. 1984’ten itibaren alanı ile ilgili olarak 90 kadar millî ve milletlerarası kongre ve bilgi şölenine katıldı. 183 lisans, 19 tane de Yüksek Lisans tezi yönetti. Âşık Edebiyatı ile ilgili beş kitaba Takdim yazısı yazdı. Âşık tarzında şiirler yazdı ve bu şiirlerin çoğunda Mahcubî mahlasını kullandı. Ayrıca Atatürk Kültür Merkezinin hazırladığı Türk Dünyası Edebiyatçıları Ansiklopedisine, Türk Dünyası Edebiyatı Tarihine ve Edebiyat Kavramları ve Terimleri Ansiklopedik Sözlüğüne yüzden fazla ansiklopedi maddesi yazdı.

DUY BENİ CANIM

Olanca aşkımla kendimi sana
Vermek istiyorum duy beni canım
Sevgi bahçendeki gonca gülünü
Dermek istiyorum duy beni canım

Ne zormuş ayrılık ne zormuş acı
Bilirsin ki sensin başımın tacı
Varlığınla vereceğin ilacı
Sormak istiyorum duy beni canım

Yıllar önce vadettiğim söz ile
Hasretinle sana bakan göz ile
Sana bağlı seni saran öz ile
Sarmak istiyorum duy beni canım

Nasıl anlatayım bilmem ki nasıl
Derdimi sorarsan hep fasıl fasıl
Yalnızken Kıbrıs’ta seni velhasıl
Görmek istiyorum duy beni canım

N’OLURDU?

Neden birden bire karşıma çıktın
Çıkmasaydın çıkmasaydın n’olurdu
Bir sözünle sanki dünyamı yıktın
Yıkmasaydın yıkmasaydın n’olurdu

Sordum hep kendime; “Ne oldu bana?”
Sözlerimi sakın atma yabana
İki günde soldum gör yana yana
Yakmasaydın yakmasaydın n’olurdu

Gönül kuşun havalarda uçurdun
Bana sevgi şarabını içirdin
Dudak büküp sonra göğüs geçirdin
Bükmeseydin bükmeseydin n’olurdu

Aşkın yaşı olmaz derler bil bunu
Seven ayrı kalmaz derler bil bunu
Yarsız kadeh dolmaz derler bil bunu
Akmasaydın akmasaydın n’olurdu

Birlikte dinlerken dalga sesini
Gönlüme bıraktın dertle yasını
Keşke ta başından aşkın süsünü
Takmasaydın takmasaydın n’olurdu
GAYRI

Felek sillesini vurdukça vurdu
Şaşırdım şaşırdım şaşırdım gayrı
Vücut sarayımı dertle doldurdu
Taşırdım taşırdım taşırdım gayrı

Çektiğim (vah)lara el fizah etti
Çile keder derken yaş kütah etti
Yandı kara bağrım yandı ah etti
Pişirdim pişirdim pişirdim gayrı

Gönlüm göçti bahçelerden bağlardan
Ne haldeyim haberim yok sağlardan
Gam yükünün kervanını dağlardan
Aşırdım aşırdım aşırdım gayrı

N’eyleyim iradem gittiği ırağa
MAHCUBÎ’yim gönlüm döndü çorağa
İşin hakikati gözüm toprağa
Düşürdüm düşürdüm düşürdüm gayrı

NE OLDU?

Gelimli gidimli fani dünyanın
Her telinde az-çok çaldım ne oldu
Ne yazık hepsi de boş hülya imiş
Olur olmaz şeye güldüm ne oldu

Yıllarca kör nefsin peşinden koştum
Boşuna çağladım boşuna coştum
Bir gaye uğruna hayli savaştım
Nihayet maksudu buldum ne oldu

Yazık ehl-i kemâl blinmez oldu
Akıbetten bir ders alınmaz oldu
Hakikat yolunda kalınmaz oldu
Düşüne düşüne soldum ne oldu

Sen-ben kavgasının illeti nedir
Acep münkirliğin zilleti nedir
Âlemin var oluş hikmeti nedir
İrfan deryasına daldım ne oldu

MAHCUBÎ arıdan ibret almalı
Arayı arayı Hakk’ı bulmalı
Gerekirse Hak yolunda ölmeli
Bunca yıl âlemde kaldım ne oldu.

23 Ağustos 2013

Genel

Yeni Türkü – Fırtına

20 Ağustos 2013

Genel


Fuat Saka

Fuat Saka, 1952 yılında Trabzon’da doğdu. Babası bir yaylı tambur ustası olan Saka’nın müziğe ilgisi çocukluk yıllarında başladı. Bu yıllarda akordiyon dersleri aldı. Trabzon yıllarında; KTÜ müzik bölümü öğrencileriyle yerel bir radyo olan Boztepe FMde programlar yaptı. Bu programlar onun batı müziğine ilgi duymasını sağladı. Saka Trabzon’dan ayrılıp İstanbul’da Eğitim Endüstrisine kaydoldu ve burada resim dersleri aldı. Bu yıllarda birçok beste yaptı ve Edip Akbayram ve Selda Bağcan gibi şarkıcıların konserlerinden önce küçük gösteriler yaptı. Daha sonra albüm çalışmaları yaparken siyasi sorunlardan dolayı yurt dışına çıktı, Fransa ve Almanya gibi ülkelerde müzik eğitimi aldı. İlk albümünü 1982 yılında “Yıkılır Zulmün Son Kaleleri” adıyla çıkardı. Bir yıl sonra da “Ayrılık Türküsü” albümünü, ardından da “Kerem Gibi (Nazım Hikmet Şiirleri)” albümünü 1984 yılında çıkardı.
Sanatçı, dördüncü albümü “Sevdalı Türküler”i 1987 yılında çıkardıktan bir yıl sonra “Nebengleis (Kenardaki Ray)” albümünü yayınladı. Daha sonra bu albümü 1989’da çıkardığı “Askaros”, 1991 yılında piyasaya sürdüğü “Semahlar ve Deyişler” ve 1993’de çıkardığı “Şiirce” albümü izledi.
Müziğine Lazca caz yakıştırması yapılan Fuat Saka, müzik yaşamını 20 yıl kadar yurt dışında sürdürdü.[3] İlan edilen genel afla, 1980 Askeri Darbesi yükümlülerinin affedilmesiyle, Zülfü Livaneli gibi sanatçılarla birlikte Türkiye’ye çağrıldı. Ama Saka Türkiye’ye dönmeyince; Türk vatandaşlığından çıkartıldı. Saka’nın ülkeye dönüşü ancak 2000′li yılların başlarında gerçekleşti. Saka, 1994 yılında çocuklar için “Torik Balıklar Ülkesinde” adlı albümünü çıkardı. 1996’da ise Demir Gökgöl’le “Arhavili İsmail” albümünü oluşturdu.
Yerli ve yabancı müzisyenler için düzenlemeler yapan Saka, lazutlar serisinin ilki olan “Lazutlar”ı 1997 yılında piyasaya sürdü, bunu bir yıl sonra “Sen” albümü izledi. Saka, Lazutlar serisinin ikinci albümü olan “Lazutlar II”yi 2000 yılında, “Perçem Perçem” kasetini de bir yıl aradan sonra 2001 yılında çıkardı. İki yıl sonra ise “Lazutlar III” albümünü tamamladı.
Saka, uluslararası birçok solo konser verdi; Almanya, Fransa, Danimarka ve Türkiye’den birçok müzisyenle çalıştı. Uluslararası alanda Türk halk müziğini tanıttığı için 2000′de Truva Folklor Araştırmaları Kurumu tarafından ödüllendirildi. Yunan müzisyenler Nikos Papazoglou ve Dionysis Savvopoulos ile birçok ortak çalışmada yer aldı.

Lazutlar 2008 ALBÜMÜ

Burun
Trabzon’dan Çıktım
Düz
Romantik Balıkçı
Şalvar Destanı
Kolbastı (Dal Dal)
Yoroz’da Bir Akşamüstü
Kavşak Suyu
Hey Gibi Tulumcu
Doktorun Seferi
Espira
Çarşamba
Ağıt
O Tonya’nın Başına

23 Eylül 2012

Türkü Dostları

Alaeddin Şensoy

Alâeddin Şensoy, 1932 yılında İzmir’de doğdu. 1937 yılında ailesi ile birlikte Bergama’ya yerleşti. Babası Yusuf, Annesi Nazmiye Şensoy olan sanatçı, 1949 yılında İzmir Radyosunun sınavını kazanıp, sözü geçen kurumda göreve başlayıncaya kadar 12 yıl aralıksız Bergama’da yaşadı. O dönemde İzmir’de müzik eğitimi veren tek kurumun TRT İzmir Radyosu olması dolayısı ile ilk müzik derslerini sonraları “Hakiki Okulum” olarak nitelendirdiği İzmir Radyosunda aldı.

Burada Necdet Varol, Cüneyd Orhon ve daha pek çok önemli müzik adamı ile teori, solfej, üslup ve repertuvar çalıştı. Aynı zamanda Divan Edebiyatı ve buna bağlı olarak Türk Klasik Müziğinin geleneksel formlarını analiz etti ve üzerinde yazılı çalışmalar yaptı. Askerlik görevini İstanbul’da yerine getirmesi sesinin, müziğin bu ticari merkezinde de tanınmasına neden oldu. 1960 yılında aldığı çok önemli bir plak teklifi ile İstanbul’a yerleşmeye karar verdi.

Aynı yıl TRT İstanbul Radyosunun açtığı sınavı kazanarak bu kuruma sanatçı memur olarak atandı. Bu yıldan itibaren yerli ve yabancı firmalar için 45’lik plaklar kaydetmeye başladı. Sayıları 100’ün üzerinde olan bu 45’liklerden pek çoğu günün ve tarzının en çok satan plakları arasında yer aldı. Ayrıca, 5 uzun çalar (LP) ve 4 adet de kaset albümü dinleyicisinin beğenisine sundu.

Daha sonra eski kayıtlarından pek çoğu kaset olarak basıldı. 1962 yılında Bergama’da tanıştığı ve eski postane yokuşunda oturan Ayhan Hanım ile evlendi. 1963 yılında Süleyman, 1968 yılında da Hakan adında iki oğlu dünyaya geldi. Profesyonel olarak sahne çalışmalarına 1966 yılında başladı.Çok kısa sürede büyük başarı kazandı ve gazino dünyasının en tanınan ve en aranan erkek ses sanatçısı oldu. Ses sanatçısı olarak tüm dünyada Türkiye’nin müzik elçiliğini yaptı.

Amerika, Asya, Avrupa ve Avusturalya’yı kapsayan sayısız turnede görev aldı. Bunlardan Avusturalya turnesinde dünyanın en önemli sanat merkezlerinden Sydney Opera House’da sahneye çıkan ilk Türk Müziği sanatçısı oldu. İlk beste denemelerini henüz İzmir Radyosundayken kaleme almaya başladı. Fakat bestekarlık sahasında eses ivmeyi 1980’li yılların başında gösterdi. Aynı zamanda bestelediği şarkıların güftelerini de yazması ve yazdığı güftelerin başka besteciler tarafından ezgilinmesi ile de tanındı.

Sözlerini Salih Korkmaz’ın yazdığı “Kadere Bak” adlı şarkısı ile Hürriyet Gazetesinin düzenlediği Altın Kelebek Yarışmasında Altın Kelebek ve aynı yıl Milliyet Gazetesinin düzenlediği Yılın En Sevilen Şarkısı Yarışmasında sözleri kendisine ait “Büyüleyen Gözlerinle”, “Biliyorsun Bir Zamanlar” sözlerini Salih Korkmaz’ın yazdığı “Ağlamışım Gülmüşüm” ve sözlerini Bolu Emniyet Müdürü Uğur Gür’ün yazdığı “Anılara Yolculuk” adlı şarkılarla ödüller aldı.

1990’ların başından itibaren TRT Kurumu Müzik Denetim Üyeliği ve Şeflik görevlerine getirilen Alaeddin Şensoy Türkiye Radyo ve Televizyonu için pek çok canlı ve banttan yayınlanan Türk Müziği Programını hazırladı ve yönetti. 1997 yılında aramızdan ayrılan Alaeddin Şensoy vefatından sonra sözlerini Bolu Emniyet Müdürü Uğur Gür’ün yazdığı ve ölümünden kısa bir süre önce bestelediği “Bir Sen Anlıyorsun Benim Dilimden” adlı şarkısı ile Samsun Büyük Şehir Belediyesinin düzenlediği 19 Mayıs Kültür ve Sanat Şenliği çerçevesinde düzenlenen 1. Türk Sanat Müziği Beste Yarışmasında birincilik ödülünü aldı. Bergamalı olmasıyla daima övünen sanatçı, her fırsatta Ege insanının sanat severliğini ve sanat verimliliğini dile getirmiş, ömrünün son 37 yılını İstanbul’da geçirmesine rağmen son nefesini baba ocağı İzmir’de vermiştir.

Alaeddin Şensoy Unuttun beni zalim dinle

5 Haziran 2012

Türkü Dostları

Nesimi Çimen

Nesimi Çimen (d. 1931 – ö. 2 Temmuz 1993),Alevi Bektaşi halk ozanı. 1931 yılında Adana’nın Saimbeyli ilçesinde doğdu. Daha sonra tüm ailesiyle birlikte Kayseri’nin Sarız ilçesine yerleşti ve bir köy ağasının yanında maraba olarak çalışmaya başladı. Ağanın kızı Dilber’e aşık olunca, birlikte Kayseri’den kaçıp Elbistan’ın Sevdili Köyü’ne yerleştiler.

Anadolu Aleviliği’nin yoğun yaşandığı bu bölgede uzun süre kaldıktan sonra İstanbul’a taşındı. İşçi olarak Almanya’ya gitmek için çabaladı, fakat nefes darlığı olduğu için başaramadı ve ailesiyle beraber Osmaniye’nin Kadirli ilçesine göç etti.

Bu dönemde yazar Yaşar Kemal ile tanıştı ve onun da yardımıyla bir fabrikada işe başladı.[1] Greve çıkan işçilerin başına geçince işten altıldı ve ailesinin geçimini sağlamak için ozanlığa başladı. 1967 yılında Tunceli’de sergilenen bir Pir Sultan Abdal oyununda oynayan ve deyişler söyleyen Nesimi, salonda olay çıkınca gözaltına alındı ve bıyığının yarısı tek tek yolunmuş bir vaziyette serbest bırakıldı.

Ailesiyle birlikte Zeytinburnu’nda bir gecekonduya yerleşti. Evinde konaklayanlar arasında Yaşar Kemal, Atıf Yılmaz, İlhan Selçuk, Behice Boran, Mehmet Ali Aybar, Harun Karadeniz, Yılmaz Güney, Mahzuni Şerif, Aşık İhsani, Emekçi ve Ali Özgentürk gibi isimler vardı.

Küçük yaşta türkü derlemeleri yapan Nesimi, topladığı folklor değerlerini radyo arşivlerine kazandırdı. Hatayi, Pir Sultan Abdal ve diğer usta ozanların nefeslerini söyleyerek kendisini tanıttı. Nefeslerini, türkülerini bağlama ile değil, göğsünde taşıdığı cura eşliğinde söyledi ve cura çalmada ün kazandı. Kendi yazdığı deyişlerini de okuyup söylemiştir. 2 Temmuz 1993 günü Sivas’ta, Madımak Oteli’nin yakıldığı ve 35 kişinin öldürüldüğü Sivas Katliamı’nda hayatını kaybetti. Cenazesi İstanbul Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi. Balet ve müzisyen Mazlum Çimen’in babasıdır

Nesimi Çimen Tabib sen sorma derdimi

1 Mayıs 2012

Türkü Dostları

Kırşehirli Çekiç Ali

Kırşehir yöresi türkü ve bozlaklarının isim yapmış usta icracılarından biridir Çekiç Ali… Hemen hemen tüm plak ve kasetlerinde “Kırşehir’li Çekiç Ali namıyla anılan sanatçımız, aslen Kaman’ın Meşe köyünden ve asıl soyadı da Ersan’dır. 1932 yılında doğan Çekiç Ali’ye, “çekiç” lakabı; çevikliği ve ataklığının yanı sıra, saz çalışındaki canlılık, dinamizm ve aciliteden dolayı verilmiş.

Henüz çocuk yaşlarında iken köy odalarında saz çalmaya başlayan sanatçıya büyükleri tarafından takılan bu lakap o kadar yaygınlaşmış ki, asıl adı olan Ali’nin önüne geçerek, adeta asıl ismi olmuş. O yıllarda İstanbul’da faaliyet gösteren bir plak şirketi, Çekiç Ali’ye ait bir plağı izinsiz basıp çoğaltarak piyasaya sürer. Çekiç Ali’nin haklı itirazına ise, tam bir “şark kurnazlığı” üslubu ile “senin adın Çekiç Ali değil ki, sen Ali Ersan’sın” diyerek güya kendince sahtekarlığına bir kılıf uydurur.

Bunun üzerine Ali Ersan da, halk arasında maruf ve meşhur olan Çekiç Ali ismini hukuki yolla resmileştirerek Çekiç soyadını alır ve yeni adı “Ali Çekiç” olur. Evet, Kaman’ın Meşe köyünden Ali Ersan’ın “Kırşehirli Çekiç Ali” olmasının kısa hikayesi böyle… Tabi hikayenin özü, “Kırşehirli Çekiç Ali’yi Kırşehir türkü ve bozlaklarının usta sanatçısı” haline getiren o uzun, çileli ve yorucu hayatın ayrıntılarında gizli.

Şöyle yürek sızlatan bir saza sahip olmanın henüz hayal olduğu günlerde “tokaç” ı saz yaparak kendince türküler çalıp söylemeye başladığı yıllardan itibaren bu hayat gerçekten o kadar yorucu ve sıkıntılarla doludur ki, Çekiç Ali’nin o hassas ve ince kalbi bütün bunlara öyle çok uzun bir süre dayanamayacak ve henüz otuz beş yaşında ilk ciddi uyarışını yapacaktır. Hacı Taşan’dan dört yıl sonra, Neşet Ertaş’tan ise dört yıl önce dünyaya gelen Çekiç Ali, 1973 yılının yazında Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi’nde kalbinden ameliyat olur ve bu ameliyattan iki yıl sonra geçirdiği beyin felci onu aramızdan ayırır.

Bir sanatçı için henüz olgunluk döneminin başları sayılabilecek kırk bir yaşında 13 Eylül 1973′de hayata gözlerini yuman Çekiç Ali, kıvrak, atak sazı; içli ve yanık sesi ile söylediği türkülerle elbette gönlümüzde yaşamaya devam edecektir. Bu kadar kısa bir hayata bunca türküyü, bozlağı sığdırmak bir tarafa, ancak ayda yılda bir, bir kaç türküsünün yayınlandığı devlet radyosu ve belli sayıda basılmış 45′likler dışında hiç bir imkanın olmadığı yıllarda “meşhur ve usta sanatçı Çekiç Ali” olarak isim yapmak pek de kolay olmasa gerek.

Çekiç Ali kızılırmak türküsü

17 Nisan 2012

Türkü dinle

Erkan Oğur Yarim senden ayrılalı türküsünü dinle, türkü sözleri, erkan oğur türküleri

Yarim senden ayrılalı

Yarim senden ayrılalı
Hayli zaman oldu, gel gel
Bak gözümden akar yaşım
Ab-ı revan oldu gel gel…

Böyle m’olur küsüp gitmek
Seni seveni terk etmek
Haram oldu yemek, içmek
İşim figan oldu gel gel….

Kul aşık bekler varmaya
Varıpta haber sormaya
Yetiş namazım kılmaya
Seni seven öldü gel gel

31 Mart 2012

Türkü dinle

Erkan Oğur Bir Sevda türküsünü dinle, erkan oğur türküleri, Erkan Oğur Bir Sevda türkü videosu.

Bir Sevda

bir sevdayım candan içre
akar gider katre katre
gece gündüz dolup boşluktan

biraz susuz, biraz yorgun
tende sıkkın, düşten sıkkın
kuş misali boşlukta, bilinmez

ne lokmandadır, ne de sende
ne sazlardadır, ne de sözde
ne göklerdedir, ne de çöllerde of
ne neylerdedir, ne meyhanede of of

o sonsuzdan bu sonsuza
misafirim ben misafir
kiminleyim, kimim bilinmez

hayat bildik biz bu tadı
dünyaya geldik geleli
pervaneyiz biz, bilinmez

Erkan Oğur

31 Mart 2012

Türkü dinle

Erkan Oğur Dur Dağı türküsünü dinle, türkü videosu, türkü sözleri.

Dur Dağı

arz eder sılayı divane gönül
sılada zinnetli çamlar görünmez
nice nazlı gelin, sefil analar
giyinmiş karalar, allar görünmez

seyreyledim dur dağı nın taşını
zalim avcı avlar keklik kuşunu
lav-ü ümran, poyraz aşmış düşünü
her gelen avcıya ağlar, görünmez

ezelden yazılmış bu kara yazı
zehirden acıdır düşmanın sözü
felek bize mesken kurdu sivas ı
laleli sümbüllü bağlar görünmez

bülbül de ah çeker, güle de kalmaz
sivas ın çevresi askeri almaz
acemi askerler talimi bilmez
karışmış ağalar, beyler görünmez

kamil’em der ben de tuttum bu destanı
gider kalmaz bu dağların dumanı
okunuyor seferberlik fermanı
hani yeşil sancak, tuğlar görünmez.

Erkan Oğur

31 Mart 2012

Türkü Dostları

Celal Güzelses kimdir?

Celâl GÜZELSES, 1899 yılında Diyarbakır’da doğdu. Babası derviş Halil, Annesi Lütfiye Hanım’dır. Eşi Nevriye Hanım, Çocukları Erdem, Ahmet, Haluk, Ahmet Cevdet ve ikide kızı vardır.

Esas ismi Mehmet Celalettin olan Celal Güzelses’in Babası Derviş hasanın vefatı ile Annesi Latife Hanım tarafından mahalle mektebine verilir. Birinci Dünya savaşı yıllarında Rüştiyenin lav edilmesi ile öğrenimini tamamlayamaz. Okula giderken 1913′ten 1921′e kadar Ulu Cami’deki müezinlik görevini devam ettirir.

1931 yılında Karındaş Mahmut’un Diyarbakır şivesini taklit ederek doldurduğu plak halktan oldukça tepki alır. Celal Güzelses bu plağı olan tepkisini dile getirerek İstanbul’a plak doldurmaya gider.

Celal Güzelses Bayandırlık bakanı Feyzi Pirinççioğlu’nun ısrarıyla 1917′de bir tesadüf sonucu tanıştığı Mustafa Kemal Paşadan “Şark Bülbülü” ünvanını alır. 1934 yılında soyadı kanunun kabulu ile soyadını sesinin güzel oluşundan alır.

Celal Güzelses 22 haziran 1943 tarihinde Diyarbakır halk musiki cemiyetini bir kaç arkadaşı ile birlikte kurar. 1950′de cemiyete yapılan resmi ödenekler ve belediye yardımlarının kesilmesi üzerine cemiyetten ayrılır. 1956 yılında kendisinden ayrılan arkadaşlarının yıldız kulubünde toplanmasıyla Celal Güzelses sarsılır. Ulu cami baş müezzinliği için vilayete başvuruda bulunur. Bu görevi 1956 yılından vefatına kadar (1 Şubat 1959) devam eder.

Vefatına Diyarbakır halkı çok üzülür. Naaşı Ulu Camii’den eller üzerinde ilahi ve tekbirlerle Şeyhi Zeki Efendi’nin metfun bulunduğu kabrinin alt kısmına vasiyeti üzerine defnedilir.

Celal Güzelses’den yaklaşık olarak 46 türkü derlenmiştir.

Derlenen bazı türküler:
Ağlama Yar Ağlama, Bülbülün Kanadı Sarı, Dağlar Dağımdır Benim, Esmerin Ağı Gerek, Mardin Kapı Şen Olur, Nare Esvap Yıkıyor, Vallahi O Yardir.

Gâh sefa buldu âinesi, gâh-i keder,
Hâli âlem böyledir, böyle gelir, böyle gider… (Celal Güzelses)

12 Şubat 2012

Türkü Dostları

Aşık Ruhsati Kimdir?

Aşık Ruhsatî, H. 1251 (Miladî 1835) yılında doğmuştur. Bir şiirinde geçen

Sultan Mehmet şant zat-ı âlişan
Erer maksuduna pâyına düşen

ifadelerinden onun Sultan Mehmet Reşat devrini (1909-1918) idrak ettiğini anlıyoruz. Vehbi Cem Aşkun, Ruhsatî’nin cülustan iki yıl sonra, yani 191I’de vefat ettiğini söylüyor. Eflatun Cem Güney de; “Ruhsatî… 1327 (191l)’de yetmiş altı yaşında gözlerini kapamıştır” diyerek, Aşkun’u destekler.

Bir köy şairi olan Ruhsatî, Sivas’ın Deliktaş bucağında doğmuş ve ömrünün hemen hemen tamamını burada geçirmiştir. Onun;

Dedem vilayeti gitsem Tonus’a
Saklamaz sırrını sezegen olur

sözlerinden, soyunun Tonus (yeni adı; Altınyayla) ilçesinden geldiği hükmüne varıyoruz.

Ben bilirim Şeyh Mehmet’tir pederim
RUHSATî’ye eş ben oldum ağlarım

deyişinden, Ruhsatî’nin babasının Mehmet olduğunu öğreniyoruz. Fakat şiirlerinde annesinin ismine yer vermemiştir. Eflatun Cem Güney, annesinin isminin Safiye olduğunu ifade etmiştir.

Ruhsatî on iki yaşında öksüz ve yetim kalmış; bu bakımdan kuvvetli bir tahsil görememiştir. Bir divandaki;

Eğer nikâhtan sorarsan dördü bitirdim tamam
Eğer evlattan sorarsan yiğirmi üçtür heman

ifadelerinde, dört kere evlendiğini ve bu evliliklerden yirmi üç çocuğu olduğu neticesine varıyoruz. Eşlerinin adı sırasıyla şöyledir: Mihri, Ayşe, Fatma ve Mühimme. Bunlardan Mihri, oğlu Âşık Minhacî’nin annesidir.

Ruhsatî, uzun müddet Deliktaş ağalarından Ali Ağa’nın yanında azap durmuştur. Kimi zaman Tecer’deki değirmenlerin su işlerinde çalışmış, kimi zaman da köyünde kiracılık, rençperlik ve çobanlık yapmıştır. Bazen de inşaatlarda bennelik (duvarcılık) yaptığı olmuştur. Zaman zaman gurbete çıkan Ruhsatî ömrünün sonlarında köyünde imamlık yapmıştır. Ömrü fakirlikle geçen Ruhsatî, ufak-tefek yardımlar haricinde kimseden arzuladığını bulamamıştır. Mezarı, doğduğu yer olan Deliktaş’tadır

Ruhsatî, bedeli bir âşıktır. Birgün Kertme köyü mezrasında uyuyakalmış ve bu sırada pirlerin verdiği badeyi içmiştir. Aşağıdaki sözlerinden de anlaşılacağı üzere, kendisi de zaman zaman bunu dile getirmiştir.

Bir gece menamda gördüm muhabbetin badesin
İçmeden mest eyledi fincana aklım yetmedi

Baktım bir bade sundular yatarken bir gecen ben
Anasından doğduğuna oldu pişman sanmasın

Ben değilim Hak söyletir dilimi
Bade içtim kimse bilmez hâlimi

Asıl adı Mustafa olan Ruhsatî’nin mahlasını Şeyh İbrahim Efendi vermiştir.

Kimi Ruhsatî der kimisi koca
Kimisi âşık der kimisi hoca
Kimisi Cehdi’ der kimisi yuca
Gazaya razı ol belâya sabur

Bir zaman İcadi bir zaman Cehdî
Şimdi de Ruhsati baba dediler

sözlerinden anlaşılacağı gibi, her ne kadar İcadî, Cehdi mahlasını da kullandığını söylüyorsa da biz, bu mahlaslarla söylenmiş şiirine rastlayamadık.

Ruhsatî, irticali olan fakat saz çalmayan bir âşıktır. Hakkında yazılmış kitaplarda ve makalelerde, saz çaldığından söz edilmişse de bunun böyle olmadığını bizzat kendisi ifade etmiştir.

Ne çöğürüm ne kavalım ne sazım
Ne bir Hakk’a yarar vardır niyazım

Saz ile söz ile alınmaz meydan
Ruhsat’ın mahlası serpilmedikçe

Ruhsatî’nin pek çok âşıkla karşılaştığı şüphesizdir. Ancak biz bunlardan Hacı Necati, Âşık Halil ve Kanaklı Sefilî gibi isimleri tespit edebildik.

Fiziki olarak uzun boylu, beli bükük, çil yüzlü, çakır gözlü, sarı sakallı bir yapıya sahip olan Ruhsatî, karakter itibariyle de ideal insan vasıflarına sahiptir. Basiret, kanaat, tevazu ve izan sahibidir. Haramdan, koğ, ve gıybetten kaçınmış; sır saklamasını bilmiştir. Kimsenin azına çoğun karışmamış; kimsenin malına göz dikmemiştir. Samimi bir Müslüman olup İslâm Peygamberini aşk derecesinde sevmiştir. Önceki kaynaklarda Bektaşî olduğu ileri sürülmüşse de Ruhsatî, kendisinin de pek çok şiirinde belirttiği gibi Nakşibendi tarikatine mensup bir âşıktır. .

B. EDEBÎ VE FİKRİ YÖNÜ

1. Şiirlerin Teknik Yapısı
a. Vezin

XIX. yüzyılın seçkin halk şairlerinden olan Ruhsatî, şiirlerinin çoğunu hece vezni ile yazmıştır. Ancak Âşık Ömer, Dertli, Emrah, Seyranî gibi geleneğe uyarak aruz vezni yahut hecenin 14 ve 15’li şekilleri ile şiirler (divanlar) yazdığı da olmuştur. Sözgelişi Uğru ile Kadı Hikâyesi’ni aruz vezni ile yazmıştır. Ne var ki, pek çok halk şairinde rastladığımız gibi aruz vezninde başarılı olamamıştır. Hece vezninde olan divanları 7+7 yahut 8+7 duraklıdır. Ruhsan, bu tür şiirlerde genellikle olaylara ve mistik düşüncelere yer vermiştir. Her ne kadar divan adını verdiğimiz bu şiirlerde veciz sözler söylemişse de Ruhsatî, asıl başarısını hece vezinli şiirlerde göstermiştir.

Ruhsan, en çok on bir heceli şiirler söylemişti. Bunu sekiz heceli şiirler takip eder.

Âşık-ı didar
Allah Allah de
Dağıtsm keder
Allah Allah de

veya;

Yola sevdiğim yola
Kolun boynuma dola
Zülüfünü sağa sola
Bölüşü bir hoşçadır

şeklinde gördüğümüz beşli yahut yedili şiirleri ise azınlıktadır. Ruhsatî’nin gerek on bir, gerekse sekizli şiirlerinden duraklar sağlamdır. On birli şiirlerde 6+5 ve 4+4+3, sekizli şiirlerinde 4+4, 5+3 ve 3+3+2 duraklarını kullanmıştır.

b. Kafiye

Türk halk şairleri genellikle yarım kafiyeyi kullanmışlardır. Ruhsatî’nin şiirlerinde de aynı özellik vardır.

Vuslatına yol bulmaya iverim
Sana gelen gazaları savarım
Aman küsme gözlerini severim
Yüzümden bezmede meramın nedir

dörtlüğünde görülen yarım kafiyeler şiirin tamamına hakimdir. Fakat birçok şiirinde;

On altıya kadar verdim yaşını
Yenice sevdaya salmış başını
El yanında yıkar gider kaşını
Tenhalarda gülüşünü sevdiğim

dörtlüğündeki gibi tam kafiyelere ve;

Her nereden baksam nazarıma gel
Cam dükkânı açtım pazarıma gel
Ölürsem ziyaret mezarıma gel
Başıma bir çiçek yadigâr eyle

örneğindeki gibi zengin kafiyelere rastlarız.

Ruhsati’nin dili sadedir şiirlerinde zorlama yoktur. Hece, durak, kafiye ve rediflerde titiz davranmış; anlam bütünlüğüne dikkat ederek daha güçlü, daha kalıcı şiirler söylemiştir. Kelimeleri seçerken tesadüflere yer vermemiştir. Sözgelişi, “çalar” döner ayaklı şiirinde Türkçe’yi nakış nakış işlediğini görmekteyiz.

Yenice bir bağa bağıban oldum
Lebi sükker yanakları al çalar
Kemhalar giyinmiş servi boyuna
İnce bele lahuriden şal çalar

Benim mecnun olduğumu bilir de
Emsin diye dudağına bal çalar

Kerem et sevdiğim çıkma dışarı
Seher yeli zülüfünden tel çalar

Kerem eyle Ruhsatî’yi unutma
Düşmanlar sevinip bize el çalar

Yukarıdaki sözlerde “çalmak” kelimesi değişik anlamda kullanılmıştır. Şiirde; “al çalmak” benzemek, “şal çalmak” örtmek, kuşanmak, “bal çalmak” sürmek, “tel çalmak” alıp götürmek, “el çalmak” vurmak anlamlarındadır.
Yine bir şiirinde;

Kimse bilmez hikmetinin batnı ne
Kim bilir ki zahiri ne batnı ne
Habibim de taş bağladı batnına
Aklına burayı getirsin demiş

diyen Ruhsatî, bize güzel bir cinas örneği veriyor.

Ruhsatî’nin destanlar dışında kalan şiirleri, genellikle 3-5 dörtlükten oluşur. İlk dörtlüğün kafiye düzeni (abab) yahut (abcd) şeklindedir. Diğer dörtlüklerin ilk üç dizesi kendi arasında, dördüncü dizeler ilk dörtlüğün ana kafiyesi ile kafiyelidir.

c. Dil ve Üslup

Anlatmak istediği düşünceyi, şiirlerinde gayet ustalıkla dile getiren Ruhsatî, konuyu dinleyiciye veya okuyucuya haber vererek şiirine başlar. Aynı tavrı diğer âşıklarda da görürüz. Bunu takip eden dörtlüklerde olay, durum, duygu, düşünce, dilek dile getirilir. Âşıklar vermek istedikleri mesajlara, dörtlüklerin üçüncü ve dördüncü dizelerinde yer verirler. Asıl söylemek istediğini de son dörtlüğe saklar. Ruhsatî de bu usulü kullanmakla, diğer âşıklardan ayrı düşmez.

Şiirlerinde tasvire fazla yer veren Ruhsatî, bunda başarı sağlamıştır. Bir köy şairi olduğu için, pek çok şiirinde ağız özelliklerine bağlı kalmış, oldukça fazla yekun tutacak kadar mahalli kelime kullanmıştır.

2. Şiirlerdeki Konular:

Halk şairleri halkın duygularına, düşüncelerine, inançlarına, dünya görüşlerine, dertlerine, isteklerine, bunalımlarına, hülasa bütün ferdi ve sosyal meselelerine tercüman olan kişilerdir. Sözleri, anlamlı, özlü ve etkileyici olup, aynı zamanda gerçeği ve doğruyu yansıtır.

Türk halk şiirinde işlenen konular müşterektir. Bir başka deyişle, bir aşığın şiirinde yer verdiği konuya, bir başka zaman ve bir başka yörede herhangi bir âşık da yer verir. Ruhsatî de bu konulara yer vermekle, müşterek bir geleneğin bir üyesi olduğunu ortaya koyar.

Ruhsatî, şiirlerinde genellikle köy hayatının özelliklerini yansıtmıştır. Duygu ve düşünce âlemi, köyde gördüğü intibalarla doludur. Bunun yanın da duyduğu ve bildiği konulara da yer verdiği olmuştur. Şiirlerinin mihverini halk kültürü ve kendi intibaları oluşturur.
Ruhsatî’nin hemen her konuda deyişi vardır. Pek çok âşıkta rastladığımız başta aşk, tabiat ve gurbet, öğüt, taşlama ve tenkit, mistik düşünce fanilik olmak üzere dert, şikâyet, dilek konulardaki şiirleri Ruhsatî’de de bulabilmekteyiz. Ancak zamana ve mekana bağlı olarak konuyu ele alış tarzında ve üslupta, âşıklar arasında farklılık gözükür.

3. Şöhreti, Etkilendiği ve Etkilediği Âşıklar
a. Etkilendiği Aşıklar

Türk halk şairlerinin söylediği şiirler, aitliği bakımından iki cephelidir; kendisine ait şiirler, usta malı şiirler.

Âşıklar usta malı şiirleri söylerken, daha çok çevresinde iz bırakmış aşıkların veya ustasının ya da kendisinden önce yaşamış meşhur halk şairlerinin deyişlerini söylemeye dikkat eder. Öyle an gelir ki, gençliğinden beri usta malı söyleyen şair, zihnine yer eden sözleri ve kafiyeleri kendi şiirlerinde de kullanmaya başlar. Konusu, sözleri ve kafiyeleri aynı olan bu şiirlerin zamanla karmaşıklığa yol açtığı olur.

Ruhsatî’nin şiirleri incelendiğinde en çok Karacaoğlan’ın etkisinde kaldığı görülür. Bilhassa beşeri aşk konulu deyişlerinde, bu etki daha fazladır.

XVII. yüzyılın güçlü temsilcilerinden Âşık Ömer ve Gevherî’nin de Ruhsatî’de etkisi görülür. Bilhassa “divan”larında Âşık Ömer’in etkisi daha belirgindir. Ayrıca Ruhsatî, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet Üstadım Dadaloğlu gibi âşıklarla, çağdışı âşıklardan Dertli ve Seyranî’nin de etkisinde kalmıştır.

b. Etkilediği Âşıklar

Ruhsatî, ömrünün çoğunu Deliktaş’ta geçirmiştir. Gerek kişiliği, gerekse kuvvetli deyişleriyle çevresinde sevilmiş ve sayılmıştır. Sağlığında bizzat, öldükten sonra da şiirleriyle pek çok âşığa ustalık yapmıştır.

Ruhsatî’den etkilenen âşıkların başında oğlu Minhacî gelir. Öyleki halk, çoğu zaman ikisinin şiirini birbirine karıştırır olmuştur. Her ikisinin şiiri de dil, üslup ve konu bakımından oldukça benzerlik gösterir. Ancak Minhacî’nin şiirlerinde daha yanık ve daha içli bir eda hâkimdir.
Minhacî’den başka Meslekî, Zakirî (Noksanî), Emsalî ve Tabibî gibi âşıklar da Ruhsatî’den etkilenmişlerdir. Ayrıca Bekir Kılıç, Ehramî, Gafilî, Hamza, Hitabî, İsmetî, Kelamî, Kenanî, Memiş Eroğlu, Muzaffer, Nedimî ve Zakir gibi günümüz şairlerinin âşık olmalarında Ruhsatî’nin şiirlerinin etkisi olmuştur. Bu etkilenmede asıl sebep, onların Ruhsatî’yi usta kabul etmeleridir. Sözünü ettiğimiz âşıklar, pek çok şiirlerinde Ruhsatî’nin işlediği konuları işlemişler, aynı kafiyeyi kullanmışlardır.

Ruhsati, Sivas civarında avam tabakasının çok sevdiği bir kişidir. Öyleki halk, kendisini veli olarak bilmektedir. Sağlığında insanlardan ilgi göremeyen ve mutsuz bir ömür sürdüren Ruhsatî;

Sağlığımda beni teperler
Ölünce mezarım öperler

demiş ve öldükten sonra kıymetinin anlaşılacağını hissetmiştir. Bugün mezarı kutsal bir yer olarak bilinmekte olup, halk toprağını bazı hastalıklarda kullanmaktadır.

c. Ruhsatî Kolu

Toplumun birçok kesiminde gördüğümüz çırak yetiştirme geleneği, Aşık Edebiyatında, aşıklığın yaşatılmasında da önemli bir yer tutar. Usta aşık, saza-söze kabiliyeti olan bir genci yanında gezdirmek suretiyle, zamanla onun aşık olmasını sağlar; günü gelince mahlasını verir. Çırak da zamanı gelince ustasının izniyle şiirlerini çalıp söylemeye başlar. Ustasının ölümünden sonra meclislerde, sohbetlerde onun şiiriyle söze başlar, adını yaşatır izinden gider.

Aşık Edebiyatında çıraklık geleneği çerçevesinde birbiri ardınca yetişen âşıklar, odak hüviyetindeki âşıkta hakim olan üslup, dil ve konularına bağlı kalır. Zamanla bu gelenek zinciri içinde bir âşık kolu ortaya çıkar. Edebiyatımızda bu şekilde vücut bulmuş Erzurumlu Emrah, Ruhsatî, Dertli, Deli Derviş Feryadî, Sümmanî, Derviş Muhammed, Huzurî ve Şenlik Kolları gibi sekiz kol vardır. Bu kollar içinde Ruhsatî kolu, Şenlik kolundan sonra en kuvvetli âşık koludur.

12 Şubat 2012

Türkü Dostları

İsmail Hakkı Demircioğlu

Türk Halk Müziği’nin usta ismi İsmail Hakkı Demircioğlu, 1957 yılında Rize Pazar’da dünyaya geldi. İlkokul, ortaokul ve liseyi Pazar’da okuyan Demircioğlu, 1980′de İ.T.Ü. Türk Müziği Devlet Konservatuvarı, Temel Bilimler Bölümü’ne girdi, 1984′te mezun oldu. 1984 – 1986 yılları arasında Ruhi Ayangil’in Türk Müziği Orkestra ve Korosu’nda bas olarak çalıştı. Sanatçı, 1987′de Ruhi Su Dostlar Korosu’nda, Timur Selçuk ve Sarper Özsan’ın çalıştırdığı dönemde, yine bas olarak çalışmalara katıldı.
Bu dönemde “Türkülerimiz” ve “Sırdaş Türküsü” isimli iki albüm çıkaran Demircioğlu, 1998′de “Gülün Kokusu Vardı” ve 2000′de “Anadolu Beşik” adlı albümlerde yakın dostu Erkan Oğur’a eşlik etti. “Anadolu Beşik” albümünde ağırlıklı olarak Doğu bölgesinin tınıları hâkim. Kul Hüseyin’in pek bilinmeyen nefes’i “Zamanede Bir Hal”, Pir Sultan Abdal’dan “Karşıda Görünen Ne Güzel Yayla” Erkan Oğur’un yanık sesine pek yaraşan Elazığ yöresi türküsü “Bir Şuh -i Sitemkâr”, “Kul Ahmet’ten “Seher Yeli” gibi örneklerle albüm, geçmişin mucizesinin bugüne taşındığı bir mücevhere dönüşüyor.

Karadeniz’de hüznün de var olduğunu hatırlatan Demircioğlu, son olarak da 2004 yılında, hüznün hakim olduğu solo albümü “Nasibolsa”yı çıkardı. Demircioğlu’nun uzun zamandır yapmayı düşündüğü albümde, sanatçının 20 yıl öncesinden başlayarak bestelediği 5 şiir, sözü ve müziği Bahar Alkaya’ya ait geleneksel karakterde bir deyiş yer alıyor. 12 parçanın yer aldığı albümde yine Alkaya’nın derlediği bir ağıt, Rize Çamlıhemşin / Çat’ta Servet Çamoğlu’ndan öğrendiği “Osman’ın Ağıtı” ile birlikte 4 halk türküsü bulunuyor.

Nasibolsa

Nasibolsa yine gitsem yaylaya
Doya doya baksam suna boyluya
Senin için yalvarırım mevlaya
Belki seni bana yazar yaradan

Yüce dağ başında pınar gözüsün
Sürüden seçilmiş körpe kuzusun
Güzellerin başı yayla kızısın
Belki seni bana yazar yaradan
Ela göz üstüne eymedir kaşı
Başına bağlamış bir telli poşu
Talib’i Çoşkun der bulunmaz eşi
Belki seni bana yazar yaradan

Albümde birçok ortak çalışmaya imza attığı sanatçı dostu Erkan Oğur’un da ağırlığı hissediliyor. Sanatçının albümünde gerek sesiyle gerekse enstrümanıyla Erkan Oğur’dan Birol Topaloğlu’na, Okan Murat Öztürk’den İbrahim Karaca ve Cem Aksel’e, “Şu Uzun Gecenin Gecesi Olsam” türküsünün bilinmeyen sözlerini gönderen Çorum eski valisi Atıl Uzelgün’e kadar birçok insanın emeği geçmiş. Albümde, tasavvuf şairi Yunus Emre’nin “Aşkından Yanar Yüreğim” şiiri, edebiyat dünyasında önemli yere sahip olan Sabahattin Ali’nin “Rüzgar” şiiri ve yine A. Kadir’in “Birinci oğluma Ninni” adlı dizeleri Demircioğlu’nun müziğiyle bütünleşmiş.

TÜRKÜLERİN DOĞURDUĞU ANADOLU

Bölgesel çeşitliliğiyle dikkat çeken albümünün kitapçığında Demircioğlu, çalışmalarında ve hayatında önemli bir yere sahip olan türküleri var eden Anadolu insanı için şunları söylüyor: “Bu kadar güzel türküler onları var etmiş olan Anadolu insanının gelecekte memleketimizi daha güzel, mutlu günlere taşıyacağına eminim. Türkülerin nasıl oluştuklarını, melodik, sözel, makamsal ritimsel, bölgesel çeşitliliğini, estetik yapılarının derin ve etkileyiciliğini düşündükçe Anadolu insanına hayretim ve saygım artıyor.”

1 Ocak 2012

Türkü Dostları

Feyzullah çınar

Feyzullah Çınar 1937 yılında Sivas Çamşıhı`nın Çamağa Köyü`nde doğmuş; tam beş yaşındayken almış eline bağlamayı… Şeyh Ahmet Yasevi`nin soyundan gelen ozan. Pir Sultan Abdal`ı, Kaygusuz`u, Virani`yi dinleyerek büyür; 14-15 yaşlarında ise iyi saz çalip, türkü söyleyen bir kişidir artık.

Anadolu`nun o aman vermez çileli yaşamından büyük kente, İstanbul`a gelmesiyle başlayan zorlu yaşam öyküsü O`nu sazıyla daha da yakınlaştırmıştır. İstanbul`da girdiği işler doyurmaz aşığı, O gönlündeki aşkı. toplumsal çelişkileri paylaşmak ister diğer insanlarla. Tam da bu sırada birlikte olduğu dostları Feyzullah Çınar`a bir plak yapmak isterler.

Plağın bir yüzü Agahî Baba`nın “Fazilet” adlı deyişi, diğer yüzü Malatyalı Esirî`nin Şah Hüseyin`e mersiyesi… Yıl 1966; o yıllarda Alevi deyişlerini çalıp söylemek pek çok açıdan zor. Ama koca Çınar durur mu? Aldı mı sazı eline, vurdu mu sazın teline söyler Pir Sultan`dan, Viranî`den, Kul Himmet`ten… işte o gün bu gündür ait olduğu kültürün o güzel ürünlerini altmıştan fazla plağa okumuştur ozan.

1969 yılında Fransa`ya giden Çınar, Alevi-Bektaşi kültürü ve müziği üzerine Irene Melikoff`la birlikte konferanslara katılır, konserler verir. Bir çok Avrupa ülkesinde radyo programlarına katılır. Ozanın Fransa Radyo Televizyoncu ve Unesco tarafından iki long-play`i yayınlanır.

Feyzullah Çınar, Alevi-Bektaşi ozanlarının içinde kırsaldan kente göçmüş, ancak geleneksel kültüründen hiç bir şey yitirmeden sanatını uygulamış ender kişilerden biridir. O geleneksel kültürünü yaşatarak içinde bulunduğu toplumun sorunlarını dile getiren bir ozandır. O`nun sanat yaşamına baktığımızda koca Çınar`ın yine bir başka çınarın izinden gittiğini görürüz… Bu kişi Pir Sultan Abdal`dan başkası değildir. Pir Sultan`ı ve Pir Sultan geleneğini kendine kılavuz seçmiştir. O sazının telinden dökülen melodiler bin yıllık geleneğin sözcüsü gibidir. Pir Sultan deyişlerini sanki Çınar seslendirsin diye yazmıştır. Çınar deyişleri, öylesine yüksek bir sanat gücüyle icra eder, ve dilinden dökülen her sözün anlamı müzikle öylesine bütünleşir ki, yüzlerce yıllık Alevi kültürü ile binlerce yıllık Anadolu kültürlerinin sentezinden doğan bir ses çakılır kulaklarımıza. Feyzullah Çınar usta malı söyler deyişlerini. Yedi kutuplardan en çok Pir Sultan Abdal, Virani, Kul Himmet ve Hatayi`nin deyişlerini çalar ve okur. Geçmişle günümüz arasındaki köprü görevini üstlenmiş o ozanların işlevini Çınar`da da görürüz. Bu bakımdan günümüz ozanlarının deyişleri de O`nun için diğerleri kadar önemli, hatta kutsaldır. Kul Ahmet, Sefil İbrahim, Celalî kendi döneminin toplumcu ozanlarıdır ve bunların deyişleri Çınar`ın dilinde ve telinde ustaca yorumlanır. Feyzullah Çınar 1960`lı ve 70`li yılların toplumsal açıdan çileli, karamsar, tehlikeli ortamı içinde ozanlık yapmaya çabalar. Türkiye`yi bir uçtan diğer uca dört kez dolaşır. Halkına umut verir, yüreklendirir onları. Toplumcu deyişleri seslendirdiği için hapse atılır. Ancak yine söyler, yine çalar sazım…

1983 yılında daha 46 yaşındayken Çınar yaşama gözlerini kapatır. Ancak onun sesi bu toprağa gönül vermiş dostlarının kulağında yaşamaya devam ediyor.

Aşıklar ölmez imiş..

20 Ekim 2011

Türkü Dostları

Ali Ekber Eren

1956 yılında türkülerin harmanı olan Sivas’ın Divriği ilçesinin Sincan nahiyesinde doğdu.
Sanat yaşamına ; bulunduğu yöre türkülerini dinleyerek , deyişler, semahlar okuyarak başladı. İlk ustası babası İbrahim Eren (AĞA DAYI); 86 yıllık yaşamının 60 yılını bağlama yaparak geçiren ve yörenin sayılı ozanlarındandı.
Köyden şehire ilk göçlerinde toplumsal ,siyasal ve sosyal olaylar Ali Ekber Eren’i yerel boyuttan kurtarıp ; PİR SULTAN ABDAL , MAHSUNİ ŞERİF’ , DAVUT SULARI ve RUHİ SU’ nun etkisinde bırakmıştır.Bu dört öncü ozanlar ALİ EKBER EREN ‘in sanat yaşamına kılavuz oldu. Çıraklığı babasının bağlama atölyesinde geçen ALİ EKBER EREN. onu dinlemekle ve sanatçı dostlarını tanımakla birlikte bağlamaya olan sevgisi de iyice pekişti.
1980 yılına kadar Bağlama ile türküleri kendine çalıp söyleyen EREN ; “o yıllar benim emekleme dönemimdir”der. 12 eylül 1980 döneminden sonra Demokratik kitle örgütlerinin gecelerine katıldı.
Kendi ürettiği türkülerini halkla beraber okuma zamanının geldiğine inanan EREN 1989 yılında ilk albümü olan DOSTLAR MUHABBETİ ni Hasret Gültekin , Abuzer Karakoç ve Hüseyin Aydın ile çıkardı. Sonraki yıllarda solo albümlerinden; TÜRKÜLERDE BİZ VARIZ , ANLAMADIM BU NE HALDI , DAĞLI YÜREK , EYLEM EYLE , VE BÖYLE KAL albümlerini çıkarmıştır.
Yurt içinde ve yurt dışında yüzlerce etkinliklere katılmıştır.Kendine has sanat tarzıyla bütün kitlelerin beyenisini kazannıştır.
“Sanat bir düşünce ve eylem alanıdır”. Diyen EREN “Bende sisteme : türkülerimle isyanlarımı ve tepkilerimi anlatmaya çalıştım. Diyor. Sanat araçtır.amaç olmamalıdır .Türküler sesli düşüncelerimizdir. Kültürel değerleri diri tutan , toplumsal bir rafinedir. Bir müzik üreticisinin kitlelere vereceği mesaj; yaşadığı çağın işlevini taşımıyorsa o kişi müzik üreticisi değildir.Türkü dinleyenler kadar türkü söyleyenleride çoğaltalımki korkular yok olsun ve demokrasi çabuk gelsin.
Sanatçı yaşadığı çağı sorgulayandır. cağa tanık olandır.
Şair derki “ KORKAK İNSANLARIN YİĞİT TÜRKÜLERİ OLMAZ., YİĞİT TÜRKÜLERİ DE KORKAK İNSANLAR SÖYLEYEMEZ.
Evli ve iki çocuk babası olan EREN “hep böyle kalın,onurlu kalın “diyor..

Ali ekber eren’in türkülerinden örnekler;

Ben aklımı gözlerine takmışım

Çocukların bir masala kandığı gibi
Ben de senin sözlerine kanmışım
Güneşin yeryüzünü yaktığı gibi
Ben de senin gözlerinde yanmışım

Gel bulut ol, yağ da biraz ıslandır
Al başımı dizlerine yaslandır
Delirmişim sev de beni uslandır
Ben aklımı gözlerine takmışım

Geceme ay, gündüzüme biraz güneş sal
Gururunla yaşam olur sen hep böyle kal
Sermayem sevgimdir canım, onu da sen al
Ben de seni şu yüreğime salmışım
Ben aklımı gözlerine takmışım…

20 Ekim 2011